Hukuk fakültesine başladığım ilk yıllardan itibaren, mesleği öğrenmenin yanı sıra, hukuku konu alan kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Bu alanda yaptığım araştırmalarda genellikle “her hukukçunun okuması gereken kitaplar” başlığı altında oluşturulmuş listelere rastladım. Ancak bu listelerin çoğu, birbirini tekrar eden ve büyük ölçüde dünya edebiyatında yer alan klasik eserlerden oluşuyordu. Buna karşın hukuk uygulayıcılarının anılarını ve deneyimlerini içeren kitaplara bu listeye yer verilmiyordu. Ayrıca içerisinde her türü barındıran  listeleye de denk gelmemiştim.

Fakülteden mezun olup meslekte ilerledikçe kütüphanemin hukuk bölümündeki kitapların sayısının bir hayli arttığını fark ettim. Bunun üzerine de daha önce görmediğim kapsamlı bir listeyi ben oluşturmak istedim.

Bu listedeki kitaplar, “her hukukçunun mutlaka okuması gereken eserler” gibi iddialı bir tavırla sunulmuyor. Aksine, hukuka ilgi duyanlar için faydalı olabileceğini düşündüğüm bir kaynak olarak hazırlandı.

Listede yer alan kitapları; hukukun genel ve alt dallarının tarihi, anlatı ve denemeler, roman ve öyküler, hukuk ve sanat, avukat–hakim–savcı anıları, hukuk felsefesi, savunma yazıları, Roma hukuku, adli bilimler/kriminoloji gibi başlıklar altında tasnif etmeye çalıştım. Ancak bazı eserler birden fazla kategoriye girdiği için en uygun bulduğum başlık altında yer verdim.

Özel ilgim olması nedeni ile hayvan hakları konusundaki kitapları da paylaştım.

Kitapların hemen altında alıntı olarak paylaştığım metinler, genellikle o eserin önsözünden ya da tanıtım yazısından alınmıştır. Bu sayede, kapağına bakıldığında içeriği anlaşılmayan kitaplar hakkında okuyucunun fikir edinmesini kolaylaştırmayı istedim.

Listeyi oluştururken tek gayem içeriğinin kısmen ya da tamamen hukuku konu edinmiş olmasıdır. Yazarların siyasi, dini, felsefi vb görüşleri hiçbir şekilde bu listeyi yapmamda ayırt edici bir unsur olmamıştır.

Kitapların bazılarını internetten, bazılarını ise sahaflarda denk gelmem üzerine edindim. Ancak bazı kitapların artık baskısı olmadığı için temin etmeniz mümkün olmayabilir.

Yeni kitaplar keşfettikçe listeyi güncel tutmak adına buraya ekleyeceğim. Listede olmayan kitap tavsiyelerine de açığım.

Aşağıdaki kitaplara pdf formatında liste halinde ulaşmak isterseniz BURAYA TIKLAYABİLİRSİNİZ

Tüm hukukçulara ve hukuka ilgisi olanlar için faydalı olması dileğiyle.

Temmuz 2025

                                                                                                     Av. Mehmet Onur BÜLÜÇ

 

DAVA

“Uluslararası insan hakları davalarıyla tanınan avukat ve gazeteci Sadakat Kadri, Sokrates’in meşhur savunmasından engizisyona, cadı avından hayvanların yargılandığı mahkemelere, Nürnberg’den Stalin döneminin düzmece duruşmalarına, ırkçı önyargılardan savaş suçlarının yargılanmasına uzanan hattı izleyerek farklı hukuk sistemlerini ve tarihin ünlü ceza davalarını masaya yatırıyor. Alice’in harikalar diyarında çalıntı turtalar için kurulan mahkemeyi, toprağı eşelemekten yargılanan üç köstebeği ya da bir kan davasını anlatan Kuzey’in ünlü destanı Yanık Njáll’ı unutmadan, ayrıntıları ciddiye alarak, mizahı da ihmal etmeksizin yargılamanın tarihini usta bir hikâyeci diliyle aktarıyor.

Farklı dönem ve konular ekseninde ilerleyen Dava cezalandırma yöntemlerini sorgulayıp ceza davalarını takip ederken günümüze de damgasını vuran cadı avları, hukuksuz yargılamalar ve haksız kararlar üzerine yeniden düşünmeye vesile oluyor”

HUKUKUN ÖYKÜSÜ

Bu kitap, hukukun da bir öyküsü olduğunu anlatıyor. Hukukun tarihsel köklerinin binlerce yıl öncesine gittiğine dair bilinen doğrunun da ötesine geçerek, hukukun sanatla, mimariyle, felsefe ve sosyolojiyle hatta giyim kuşamla olan ve binlerce yıl geriye giden gelişimini gösteriyor.

Hukukun mitolojik öykülerinin ve varlıklarının anlatımıyla başlayan kitap; eskiçağlardan günümüze uzanan hukukun gelişimini resim, gravür ve fotoğraflarla anlatmaktadır. Yine görsel malzemelerle hukukun sanatsal varlıklarını bizlere gösteriyor. Hukukun da kahramanları olduğunu ve bu kişilerin önemini gösterirken onların nasıl insanlar olduklarını da fotoğraf veya resimlerinden anlayabiliyoruz.

Bu kitap, kuru bilgiden çok görsel malzemelerinin çokluğuyla hukukun gözlerden uzak kalmış kişi, yer, olay ve şeylerini bize tüm detayıyla göstermektedir. Kitabın en önemli özelliklerinden bir diğeri ise, hukukun salt bir yazılar bütünü olmadığı, hukukun, tekstille, heykellerle ve yazıtlarla ifade edilebildiğini, toprağa, bitkiye, tunca, tekstile büründüğünü, arkeolojisinin, tarihinin, felsefe ve sosyolojisinin olduğunu görsellerle anlatmasıdır.

Kitapta yer alan görsellerin bir çoğunun yazarın koleksiyonuna ait ve çok nadir parçalar olmaları ise kitaba bir başka önem katmaktadır.

Hukuku görsellerle ilk anlatan bu kitap, araştırmacı ve hukuk öğrencilerinin olduğu kadar arkeolojiye, mitolojiye ve tarihe meraklı okuyucunun da baş ucu kitabı olacak temel bir kaynak niteliğindedir.

 

HUKUK ANTROPOLOJİSİ

Bu kitabın merkezinde hukukun doğası, örf-âdetle ilişkisi, hukuki kuralların, kategorilerin ve taleplerin formu hakkındaki sorular bulunmaktadır. Kitap toplumsal düzene ve çatışmaların çözümüne dair etnografik çalışmaların yanı sıra insan hakları, uluslararası hukuk kuralları ve yeni mülkiyet biçimleri hakkındaki güncel tartışmaları da ele alıyor. Aynı zamanda, hukuk tarihçileri, klasikçiler ve oryantalistler tarafından çalışılan zengin bir kodlar ve metinler külliyatını da gözden geçiriyor: Antik Çin, Hindistan ve İslam dünyalarının antropologlarca ihmal edilen büyük hukuk sistemleri, bu dünyaların çeperlerinde üretilen hukuk formlarıyla birlikte bu kitapta inceleniyor. Eserde antik kodlar, Ortaçağ kanunları, köy tüzükleri ve kabile yasaları hakkında zengin ampirik ayrıntılar sunuluyor.

 

CEZALANDIRMANIN TARİHİ

Cezalandırmanın mantığı nedir?

Hammurabi Kanunları’ndan günümüze; intikam, caydırma ve engelleme üzerine kurulu olan cezalandırma teknikleri toplumlar genelinde ne kadar başarılı olmuştur?

Kaç insanın hayatı sıklıkla değişen kanunlar ve işkence aletleri altında ezilmiştir?

Suç oranları yapılan kanunlar ve uygulanan cezalandırma yöntemleri ışığında yüzde kaç oranında düşmüştür? Sahiden düşmüş müdür?

“Cellat Pierrepoint: Devlet adına, ölümü -ölüm ne kadar adil veya haksız olursa olsun- en insani ve asil şekilde sağlama görevini yerine getirdim… Deneyimlerimin meyveleri ağzımda acı bir tat bıraktı, zira gerçekleştirdiğim yüzlerce infazın her birinin o ya da bu şekilde yeni cinayetleri önlemiş olduğuna inanmıyorum. İdam cezası, bana göre, intikamdan başka bir şey değildir.”

GÖZE GÖZ

Suç ve ceza… İnsanlık tarihinin başlangıcından gelip günümüzün dijital dünyasına bağlanan iki kavram. Ve bu uzun yolculuk boyunca cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, yolsuzluklar, savaş suçları, bunların yanı başında idam, hapishane, sürgün, toplumsal baskı, linç…

Göze Göz’de Mitchel P. Roth oldukça güç, büyük ölçekli bir işe soyunuyor, suç ve cezanın farklı farklı coğrafyalarda, farklı farklı zaman dilimlerinde izini sürerek evrensel bir tarihini yazmaya gayret gösteriyor. Bu çalışmada Hammurabi Kanunları’na da Roma hukukuna da şeriata da Anglosakson hukuk geleneğine de yer var; yazar değişen zaman ve mekân içinde suçun tanımının yaşadığı evrimi, belli bir kültürde veya bir dönemde suç kabul edilenin bir başkasında nasıl normale dönüştüğünü, bununla birlikte doğal olarak suç karşısındaki yaptırımların da farklılaşıp yeni bir kimliğe büründüğünü incelikli, ayrıntılı bir biçimde ele alıyor.

SEKS ve CEZA – ARZUYU YARGILAMANIN DÖRT BİN YILLIK TARİHİ

Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.

“Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir.”

Eric Berkowitz Antik Mezopotamya’da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895’te Oscar Wilde’ın “büyük ahlaksızlık” suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.

 

ARZUNUN SINIRLARI

“Bu kitabın her bölümü farklı bir dizi yasayı ele alıyor ancak her biri, toplum tarafından kabul edilebilir cinsel davranışlar bütününe dayanarak güçlünün güçsüzün bedeni üzerinde kurduğu iktidara sesleniyor. Cahil dindar gruplar tarafından `kurtarıldıktan` sonra üzerine kilit vurulup istismar edilen fahişeleri, Nazi döneminde Alman sevgilisi olduğu için `üstün ırkı kirlettiği` gerekçesiyle öldürülen Yahudileri, beyazlarla cinsel ilişkiye girdiği için linç edilen Afrikalı Amerikalıları, akıl hastanelerinde lobotomi `tedavisi` gören eşcinselleri, `uçkuru gevşek` olduğu için zorla kısırlaştırılan siyah genç kadınları, oyun arkadaşlarıyla deneysel keşifte bulunduğu için tehlikeli seks suçlusu yaftası yapıştırılan küçücük çocukları, cinsel içerikli kısa mesaj paylaşmaktan çocuk pornocusu diye hapse atılan ergenleri kapsıyor. Seks suçlusu olmak çoğu zaman yanlış yerde veya yanlış zamanda yakalanmak, yanlış sınıf ya da ırkın mensubu olmak,hayatlarımızdan geçmekte olan bir ahlak vesvesesine ters düşmek talihsizliğinden ibaret.”

PEYNİRLER VE KURTLAR

On Altıncı Yüzyılın Sonları.İtalya`nın bir dağ köyünde herkesin Menocchio dediği bir değirmenci yaşar. Latincesi kıt olan bu yoksul köylü koskoca Engizisyon`a meydan okur. Eline geçen, halk diline çevrilmiş, içlerinde Kuran`ın da bulunduğu bütün kitapları okuyan Menocchio, o karanlık çağda kendi evren kuramını yaratır. Ona kalırsa dünya, kaostan, bozulan peynirde oluşan kurtlar gibi türemiştir. Tanrı, gücünü herkese; “”Yahudiler`e, Türkler`e, Hıristiyanlar`a ve hatta sapkınlara”” eşit olarak vermiş, kimseyi kayırmamıştır. İsa`ya gelince, o da sıradan, yoksul bir köylüdür. Cehennem de araf da papaz ve keşişlerin halkı soymak için uydurdukları şeylerdir. Engizisyon karşısında bir türlü geri çekilmeyi bilmeyen bu bilgiye susamış köylü, bütün din iktidarını karşısına alır. Yargıçlarına, “”beni ölüme yollarken siz benden çok korkuyor olabilirisiniz,”” diyen ve inançlarını inkâr etmediği için diri diri yakılan metemetikçi filozof Giordano Bruno ile aynı dönemde, Engizisyon tarafından ölüme mahkûm edilir.Ginzburg, halk kültürünün iktidar karşısındaki konumunu incelerken, günümüze kalan belgeler ve Engizisyon kayıtlarından yola çıkarak tarihi yeniden yazıyor. Peynir ve Kurtlar, bir detektif romanı gibi okunan, kışkırtıcı bir kitap…

CADILAR VE CADI AVI

Avrupa’nın belleğinde yüzyıllar boyunca farklı imgelerle yer etmiş, Shakespeare, Dante, Milton’un eserlerinden Bosch ve Goya’nın resimlerine kadar pek çok sanat yapıtına, masallara konu olan cadılar on binlerce masum insanın ölümüne sebep olan *cadı avı çağı*nda Engizisyon mahkemelerince yargılanıp cezalandırılmıştır. Haydar Akın, ortaçağın sonlarıyla yeniçağın başlarına kadar olan bu süreçteki kültürel, sosyolojik arka planı çok zengin bir bibliyografya taraması yaparak incelemektedir.

Ortaçağ Avrupa’sında Cadılar ve Cadı Avı Eski Mısır, Mezopotamya, İran kültürlerindeki şeytan, büyü ve demon inanışlarının Avrupa’daki büyücülük ve cadı inanış ve ritüellerine etkileri; Şeytan’la işbirliği; Hıristiyan teolojisi ile büyücülük, demon inanışlarının birbirinden ayrılması; büyücülük ritüelleri; Engizisyon mahkemelerinin cadılık testleri; hayvana dönüş büyüleri ve hayvan davalarında Kutsal Engizisyonun verdiği cezalar, infazlar, mahkeme kayıtlarıyla eşsiz bir okuma sunuyor.

 

SUÇLAR VE CEZALAR HAKKINDA

Suçlar ve Cezalar Hakkında kitabıyla ceza hukuku alanında bir çığır açan Beccaria şöyle diyor: “Bir cezanın, bir ya da birden çok kişi tarafından bir yurttaşa karşı uygulanan kaba bir güç, şiddet olmaması ve sayılmaması için, her şeyden önce kesinlikle herkese açık, çabuk, kaçınılmaz, belli koşullarda olabilir yaptırımların en ılımlısı ve en azı, suçların ağırlığıyla orantılı ve yasalar tarafından belirlenmiş bulunması zorunludur.”
Türk hukukçusu, Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı anıt yapıtını her zaman kolayca ulaşabileceği bir yerde, hatta elinin altında bulundurmalıdır. Tıpkı bir sözlük gibi, bir ceza yasası gibi… Çünkü bu yapıt, ceza yasalarının bir ilkeler sözlüğüdür. Hem de vazgeçilmez bir sözlüğü… O açıdan, tarihin dışına düşmüş Türk hukukçusu onun içine girmeli, gerçekleri oradan görmeli ve uzun uzun düşünmelidir. Kim ki bunu yapar, ceza hukukuyla buluştuğunu değil, onu yeniden keşfettiğini görür.
Sami Selçuk

BATI HUKUKUNUN TÜRKİYE’DE BENİMSENMESİ

Alt başlığı Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne Resepsiyon Süreci (1839–1939) olan kitabın ikinci baskısıdır. Resepsiyon (yabancı hukukun benimsenmesi) kavramının genişçe ele alındığı eserde dünya hukuk tarihinde göze çarpan önemli resepsiyon örneklerine yer verilmektedir. Bunlar, Brezilya, Şili, Arjantin, Japonya, Çin ver Kore resepsiyonlarıdır. Eserin ikinci bölümü ise Osmanlı Hukukunda resepsiyonun incelendiği bölümdür. Peşinden ise Cumhuriyet Döneminde Resepsiyon ele alınmaktadır.

HUKUKUN KADİM İLKELERİ

Hukukun tarihi insanlık tarihi kadar kadimdir. Günümüz modern hukuku binlerce yıllık tarihi gelişimin bir sonucu olarak ortaya çıktığı inkar edilemez bir gerçektir. Tarihin ve yaşanmışlıkların ortaya koyduğu tecrübelerle yoğrularak günümüze ulaşan kurallar aynı zamanda insanlığın en değerli kültürel miraslarındadır. İşte bu hukuk kültür mirası içerisinde bilgelik dolu hukukun özlü sözleri de mevcuttur. Bazen bir kanun hükmünün ifade edemediği hukuki değer bir özlü sözle ifade edilmiş ve kültürel bir miras olarak nesilden nesile intikal etmiştir. Bu özlü sözler kimi zaman kanunlarda kendisine yer bulmuş kimi zamanda hukukun ruhunda yaşamış ve evrenselleşmiştir. Biz bu eserde söz konusu bilgelik dolu özlü sözleri bulup kanunlarımızdaki yansımalarını tespit etmeye ve açıklamaya çalıştık. Bunu yaparken özlü söz ve ilkelerin latince söyleniş şeklini baz aldık. Ancak açıklamalarda Mecelle ve Kanonik hukuka (Hristiyan hukuku) da yer vermeye çalıştık.

 

BİR AİHM YARGICININ NOT DEFTERİ

Biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcı, diğeri insan hakları hukuku araştırmacısı iki hukukçu, Rıza Türmen ve Işıl Kurnaz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) masaya yatırıyorlar. Mahkemenin kuruluş amacını, ilkelerini, işleyişini, bugünkü konumunu tartışırlarken, AİHS’nin maddelerini ayrıntılarıyla ele alarak bir insan hakları hukuku çerçevesi çiziyorlar. AİHM’de görülmüş Türkiye ve sözleşmeye taraf diğer devletlerin dava ve karar örnekleriyle, sözleşmeyle tanınan hakların ve bu hakların ihlallerinin derinine iniyorlar. Soyut bir tartışma izlemektense, özellikle Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları sorunlarını irdeliyorlar, demokrasi ve insan haklarının vazgeçilemeyecek ilkeler olduğu fikrinden şaşmayarak bu sorunların çözümlerine ışık tutuyorlar.

Bir AİHM Yargıcının Not Defteri hem hukuk öğrencilerine ve profesyonellerine bir rehber hem de insan hakları hukukunu daha yakından öğrenmek isteyenlere bir kaynak niteliğinde…

TÜRK YARGISI VE ADALETİ ÜZERİNE YAZILAR

Baskın Oran’ın 1990’lı yılların ortasından itibaren yazdığı yazıları bir araya getiren bu derleme, Türk Yargısı ve Adaleti’nin içler acısı halini tüm yönleriyle ortaya koyuyor. Birey’i Devlet’in kulu sayan zihniyeti, dönemin “farklı” kimliklerini (gayrimüslim, solcu, LGBT, İslamcı, kadın, Kürt…) inkâr eden zihniyeti masaya yatırırken, bir yanda “adalet”in fazlasıyla es geçildiği diğer yanda adaletsizliğin diz boyu olduğu bir anlayışın analizini yapıyor…

Baskın Oran, Türk Yargısı ve Adaleti Üzerine Yazılar’ı, 12 Mart 1971 cuntası günlerinde hak ve adalet duygusunu sapasağlam korumuş bir hukuk adamına, Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin artık aramızda bulunmayan muhterem savcısı Fahrettin Uluç’a ithaf ediyor. Türkiye’nin gerçek bir hukuk devleti ve daha adil bir ülke olması ümidiyle..

İSTİKLAL MAHKEMESİ ANILARI

“Kılıç Ali ve İstiklal Mahkemeleri” adlı eser, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde etkin bir figür olan Kılıç Ali Paşa’nın yaşam öyküsünü ve özellikle İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili deneyimlerini konu alıyor. Kitap, hem Kılıç Ali’nin kişisel anılarına hem de dönemin politik yapısına ışık tutarak Türkiye’nin modernleşme hamleleriyle birlikte hukuk sistemindeki dönüşümü ele alıyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, devrimlerin hayata geçirilmesi ve toplumsal düzenin sağlanması amacıyla kurulan İstiklal Mahkemeleri, hızlı ve katı kararlarıyla dikkat çekmiştir. Eserde bu mahkemelerin işleyiş biçimi, Kılıç Ali’nin bu süreçteki etkinliği ve devrimlerin yerleşmesindeki rolü kapsamlı şekilde inceleniyor. Aynı zamanda bu mahkemelerin adalet anlayışı, uyguladığı yöntemler ve bazı kararlarının yarattığı tartışmalı etkiler de irdeleniyor.

Kitap, özellikle Cumhuriyet’in ilk dönemindeki hukuk yapısını ve siyasi atmosferi merak eden okuyucular için önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Hem dönemin ruhunu hem de Kılıç Ali’nin gözünden yaşanan olayları yansıtması bakımından tarihsel bir tanıklık sunuyor.

 

TOPLUMSAL YAŞAM VE HUKUK

Toplumsal yaşam, herkesin uyması gerekli bir düzen ister; bu olmazsa bütün bireylerin birbiriyle çatıştığı ve kaba kuvvetin egemen olduğu ilkel ve barbar bir yaşam sürüp gider. Bu nedenle insanoğlu uygar bir düzeye erişince, bireyler arasındaki türlü anlaşmazlıklar sözüme bağlayıp topluluk içinde barış ortamını kuracak bir takım kurallara gereksinme duymuştur. Hukuk (tüze) kavramı bu gereksinmenin ürünüdür. Bu nedenle uygar toplumlarda hukukun değeri her şeyin önünde ve üstünde gelir. O, soyut kurallar toplamı olmayıp, doğrudan doğruya adaletli bir toplumsal yaşamın düzenidir ve öyle olmalıdır. Şu halde sürekli bir gelişim, değişim ve savaşım süreci içinde bulunduğumuz bu toplumsal yaşamın düzeninden daha ilginç, daha çekici ve önemli bir şey düşünülebilir mi?

İşte bu kitabin amacı, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun yalın ve sürükleyici anlatımıyla, bütün yurttaşları hukukun türlü alanlarında dolaştırıp, toplumsal yaşamın düzeni konusunda aydınlığa ve hukukun üstünlüğü ilkesinin bilincine ulaştırmaktır. (Önsözden)

 

 

GELECEĞİN SUÇLARI

Geleceğin Suçları, içinde bulunduğumuz dijital çağda bilgisayar teknolojileri nedeniyle ortaya çıkan yeni suç türleri üzerine bir kitap: Siber saldırılar, bilgisayar virüsleri, hackerlar, kötü amaçlı yazılımlar, uluslararası dijital suçlar… Henüz yayımlanmadan en iyi teknoloji, siber güvenlik ve fütürizm kitabı seçilen ve tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından okunan Geleceğin Suçları, bugünün ve geleceğin dünyasındaki en ilginç siber suçların nasıl organize edildiğini ve bu suçların nasıl engellenebileceğini ele alıyor. Teknolojinin karanlık yönünü keşfetmek ve anlamak isteyenler için.

 

SUÇLU PSİKOLOJİSİ

Ne zaman görsel veya yazılı basında suç haberi verilse, suçlara verilen cezaların azlığından, idam cezasının mutlaka uygulanması gerektiğinden bahsedilerek, bunlar yapıldığı takdirde tüm sorunların çözüleceğine inanılır. Ancak, bu yorumu yapanlar günün birinde kendilerinin veya yakınlarından birinin de suça karışabileceğini hiç akıllarına getirmezler. “İnsan neden suç işler, suç işlerken neler hisseder, olay sonrası duyguları nasıldır” gibisinden soruların cevabıyla pek ilgilenilmez. İşte bu çalışma, suç öncesi suça karar verme ya da ani olaylarda suça sürüklenme anından başlayarak, failin içsel dünyasını gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Eser hazırlanırken, sosyal bilimlerdeki bilgi toplama yöntemlerinden olan anket ve görüşme tekniklerinden yararlanılmıştır. Bu amaçla Adana, Hatay, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Niğde kapalı cezaevlerinde çok sayıda hükümlü ile birebir görüşmeler yapılmış, ayrıca yüzlerce hükümlünün anketlere katılması sağlanmıştır. Yapılan tüm çalışmalarda katılımcıların gönüllü olması prensibi üzerinde titizlikle durulmuştur.

Anketlerde herkesin kendisini rahat hissetmesi adına, anket formlarına isim yazılmaması istenmiş, ancak buna rağmen çok sayıda hükümlünün anket formuna adını yazdığı, hatta altına imzasını attığı görülmüştür. Bu durum ve hükümlülerin görüşme sırasındaki genel tavırları, cezaevlerinde bulunan hükümlülerin (Yargılamaları devam ettiği veya haklarında verilmiş bulunan kararlar henüz kesinleşmediği için tutuklular ile özellikle görüşülmemiştir.) Görüşmeye çok istekli olduklarını ve anlatacak çok şeylerinin olduğunu göstermektedir. İnsanların suça bakışlarının, kendilerini suça sürükleyen nedenlerin, suç sonrası duygularının, yargılanma ve cezaevi süreçlerine ait gözlem ve görüşlerinin irdelenmesi ve suçla mücadelede etkin yöntemlerin geliştirilebilmesi, suç işlenmeden nedenlerin ortadan kaldırılabilmesi ve yargılama infaz aşamalarına ait eksiklik ve hataların fark edilmesi ile bunların çözümü için gerekli adımların atılabilmesi konusunda çok önemli verilerin elde edilmesi mümkün olacaktır. Yapılan araştırmalar sonucunda görünen odur ki; sevginin, şefkatin ve ilginin bulunduğu iyi bir aile ortamı suçla mücadelede en etkili yöntemdir. Şu ya da bu şekilde suça karışmış olanların neredeyse tamamı, iyi bir aile düzenlerinin olmadığını, ailede ilgi ve sevgi görmediğini, önemsenmediğini, adam yerine konmadığını ifade etmiştir. Bilimsel çalışmalarla da ortaya konduğu üzere, bireyin sahip olduğu olumsuz inanç ve kişilik bozuklarının temelinde, çocukluk yıllarında yaşadığı kötü olay ve deneyimler bulunmaktadır.

 

AVUKAT OLACAKTI MUHTEREM

Hukukçuysanız her yazıda, çevrenizden bildik yüzler, bildik sahneler göreceksiniz. Başka bir meslektenseniz, o zaman da mesleğini çok ama çok seven bir hukukçunun isyanını dile getirişini görüp, hukukçular hakkındaki düşüncelerinizi gözden geçirme gereğini duyacaksınız.
Rona Aybay

BEN HUKUKÇU DEĞİLİM, NİŞANLIYIM

Bu kitap, bildiğiniz hukuk kitaplarından değildir.
Adnan Ekinci’nin, Radikal Gazetesi’nde günlük yaşam telaşı içinde kaybolup giden hukuku, cımbızla ayıklayarak okuyucuların önüne serme çabasından bir seçki sunuyoruz.
Çünkü içinde insan var!
Adnan Ekinci yazılarına tepki veren, kızan, onaylayan, çekince koyan, seven, sevmeyen okuyucuların tepkileri de yer alıyor.
Bu nedenle bu kitap bildiğiniz hukuk kitaplarına benzemez.
Bu kitapta insan sıcaklığında hukuk var.

 

HUKUKUN İNSAN YÜZÜ

Ve `hukuk’ adına ortalarda dolaşan garip bir çöp çorbasını da Adnan Ekinci, esprili kepçesiyle havaya kaldırıp, `Hukukun İnsan Yüzü’ derlemesindeki her yazıda bize gösteriyor damla damla nasıl döküldüğünü…
Damağında yazı lezzeti olanların tadına sade beyinsel olarak değil, gönülsel olarak da varacakları sözcüklerden örülmüş bir Türkiye karikatürü Ekinci’nin kitabı…
`Adalet’ kavramına gelince…
Adnan Ekinci’nin yazılarını okuyanlar; adaletin ne olmadığını gördükçe, nasıl tanımlanması gerektiğini de, kendileri billurlaştırmaya başlayacaklar…
Adnan Ekinci’ye teşekkür ederiz; Üçüncü Dünya ülkelerinin boynuna layık, her tanesi acı gülücüklerle süslü siyah incilerden bir kolye yarattığı için…
Çetin Altan

HER TÜRK ENTELEKTÜEL DOĞAR

Bu topraklarda entellektüellik, ‘sevinçli’ ve ‘acılı’ olmak üzere iki durum arzeder.
Ve bir durum olarak toplumun içinde bulunduğu entellektüellik de ne kadar şenlikli bir coşku içindeyse, bireysel olarak yaşanan entelektüellik de o kadar melankolik izler taşır.
Onca acılardan süzülerek edinilmiş benim zavallı entelektüel birikimim, ne zaman toplumsal nüvlere sinmiş ve entelektüel zenginlikle karşılaşsa, ezginbir çocuk gib iburnunu çekmekle yetiniyor.

MAHKEMELERDE

Yazarlığının yanı sıra siyasal kimliği de öne çıkan Sabahattin Ali, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Sol görüşlü olmanın bütün zorluklarını yaşadı. Filiz Ali’nin babasına ait bir sandıkta bulduğu belgeler, bu zorlukların ve çilelerin birer tutanağı niteliğindedir. Mahkemelerde Türk edebiyat tarihinde ilk defa Kuyucaklı Yusuf için Reşat Nuri tarafından yazılmış, sansür konusunda hala geçerli sayılabilecek görüşlerin ifade edildiği raporu, Sabahattin Ali’nin soyadı konusundaki hassasiyetini, dönemin ünlü kişileri ile arasında geçen tartışmaları ve özel hayatında ışık tutacak birçok belgeyi içeriyor.

KADILAR KİTABI

Kadılar Kitabı, bilimsel bir iddiadan öte, kültürel bir gaye taşır. Kadılarla ilgili birtakım anektodlar, epizotlar, uydurma da olsa tarihe yansımış öyküler ve fıkralar kenarda köşede kalmasın, derlenip iki kapak arasına girsin ve böylece okuyucu tarih boyunca hukuk serüvenimizle alâkalı fikirlerini kendisi oluştursun, eğer hukuk ile yakından ilgiliyse tavırlarını ona göre düzenlesin, eski meslektaşlarının hayatlarından kesitler görerek kendisini yeniden formatlayabilsin. Çünkü denilmiştir.

Bulunmazsa adalet milletin efrâdı beyninde
Geçer bir gün zemine, arşa çıksa pâye-i devlet

Vatandaşlar arasında adalet ve eşitlik kaybolunca, itibarı arşa çıkmış olsa da, devlet, bir gün yerin dibine geçer.

141 – 142 ÜZERİNE

Mart 1976’da Anka Yayınları tarafından basılan “141-142 Üzerine” adlı yapıt, Çelenk’in 12 Mart döneminde Elrom olayı akabinde gözaltına alınmasının ardından, emanet edildiği aile tarafından yakılmış ve yeniden yazılmıştır.

1926 yılında İtalyan ceza yasasına giren, 1936 yılında TCK’ya aktarılan ve özellikle askeri yönetim dönemlerinde, “Türkiye halkının çıkarlarına karşı, düzenin bekçiliğini yapan” 141-142. maddeler kullanılmak suretiyle demokrat ve sosyalistler yıllar yılı ağır baskı ve işkenceler çarptırılmışlardır. Faruk Erem’in deyişiyle, konuya ilişkin “büyük bir boşluğu dolduran ve Ceza hukukunun gelişimine önemli katkıda bulunan” Çelenk’in kitabı, 1936’dan itibaren 141-142. maddelerin tarihsel gelişimini, uygulamalar ışığında değerlendiren belki de bu konudaki tek yapıt olma özelliğini taşımaktadır.

 

BİR DURUŞMANIN ÖYKÜSÜ

Halikarnas Balıkçısı’nın, yazdığı bir öyküden ötürü İstiklal Mahkemesince 3 yıl sürgün cezasına çarptırılması ve Bodrum’a sürülmesi sırasında yaşadıklarına ışık tutuyor Sadi Borak. Gizli olarak sürdürülen İstiklal Mahkemesindeki duruşmanın tutanaklarını gün ışığına çıkaran Borak; yüreği sevgi olu bu yüce ve erdemli kişiye ‘merhaba’ diyor.

 

AVUKATIN ADI YOK

Cumhuriyet döneminde, aydınlanma ışığında yeniden düzenlenen hukuk sisteminin son on yılda geçirdiği değişimler, birey ve toplum olarak edinilen kazanımların, yurttaş olarak alınan sorumluluklarla beraber hak ve özgürlüklerin nasıl göz göre göre elden çıkarıldığını özetliyor.
Av. Dr. Başar Yaltı, bağımsız yargının ne olduğunu ve toplumsal yaşayışımızı nasıl şekillendirdiğini hatırlatarak, emir ve talimatla işleyen yargının bizi nasıl da sonu belli, kirli bir mizansenin parçası yaptığını gösteriyor. Siyasal iktidarın, yargı üzerinden Cumhuriyet’le nasıl hesaplaştığını ortaya koyuyor.

 

MİNNACIK BİR DEV

Minnacık Bir Dev, hayatı boyunca tutarlılığını korumuş, ilkelerine sadakati hiç yitirmemiş ve sürekli olarak hukuk savaşı vermiş mücadeleci bir kadının, Avukat Necla Fertan Ertel’in on sekiz saatlik bir söyleşide anlattıklarının dökümü.

Erol Köktürk, mesleğine âşık bu insanla, yakalandığı hastalığın tedavisi sürerken görüştü. Fertan’ın çocukluğu ve yetişme döneminden başlayarak yaşamının tüm evrelerini ve bu evreler hakkındaki değerlendirmelerini içeren kapsamlı bir tanıklık çıkardı ortaya.

Necla Fertan 6-7 Eylül olaylarından sonra Yunanistan’a göç eden Rumların mal varlıklarının yağmalanmasına karşı adalet savunucusu; cezaevinde sağlığı çok kötüleşmesine rağmen tedavi için dışarı çıkarılmayan Harun Karadeniz’in destekçisi; yıllarca bir öğretmen gibi demokrasi mücadelesi veren Behice Boran’ın her zaman yanında, en yakın dostu… Kısacası, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’nin yaşadığı önemli olaylara bir hukuk insanının gözünden bakış…

Necla Fertan Ertel’in yaşamı ilkesizler cehenneminde, bilinç ve vicdan muhasebesi içindeki herkes için adeta bir teselli kaynağı gibi…

İŞTE HAYATIM (BAKİ KURU OTOBİYOGRAFİ)

Prof. Dr. BAKİ KURU Akçakoca’da bir orman memuruyken arkadaşlarının teşvikiyle liseyi dışarıdan okudu. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi, birincilikle bitirdi. Sonrasında aldığı bursla doktora eğitimini Almanya’da tamamladı. Hiç durmadan çalıştı, kanun komisyonlarına katıldı, makaleler yazdı, öğrenciler yetiştirdi…
Prof. Dr. Baki Kuru usûl ve icra-iflâs hukukunun ülkemizde yeterince yaygınlaşmadığı bir dönemde bu alanda önemli çalışmalar yaptı. Yazdığı kırka yakın eser ve yüzü aşkın makaleyle, ülkemizdeki hukuk literatürünün gelişiminde büyük katkıları oldu.
Bugüne değin hukuk çalışmalarıyla hafızalara kazınan hocaların hocası Baki Kuru, samimiyetle anlattığı anılarını bu kitapta bir araya getirdi. Baki Kuru’nun doksan yıla yayılan hatıralarının fonunda, Türkiye’nin geçirdiği ekonomik, sosyal ve siyasi dönüşümler de okura eşlik ediyor. 1928 yılında, Akçakoca’da başlayan her yönüyle ilgi çekici bir ömrün hikâyesi…

 

OSMANLIK İMPARATORLUĞU’NDA KADILIK MÜESSESİ

Hukuk tarihine iz bırakan emekli yargıç A. Refik Gür, İstanbul Üniversitesi’nde 1969-71 döneminde tamamladığı doktorasıyla, kadılık müessesesinin Osmanlı Devleti’ndeki tarihini ve anahtar nitelikteki konumunu inceleyen ilk akademik çalışmalardan birine imza attı.
Uzun yılların birikimine ve geniş çaplı arşiv malzemesine dayanan bu çalışma, kadı sicillerinden derlenen kayıtların belli bir tasnifle yayımlanması konusunda öncüydü. Bu kayıtların sadece hukukçular ve hukuk tarihçileri için değil, Osmanlı çalışmalarının her alanındaki araştırmacılar için ne büyük önem taşıdığını gözler önüne serdi.
Bu kitapta A. Refik Gür’ün doktora tezinin yanı sıra, 1952’de baktığı bir davanın ilintili olduğu kanunun anayasayla çeliştiğini fark etmesi üzerine verdiği karar ve bu kararın doğurduğu yankılara dair makaleler ve konuşmalar da yer alıyor.
Dr. A. Refik Gür (1907-1986) sonradan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne dönüşen Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin ilk mezunlarındandır. İlk görevine 1928’de Gelibolu aza mülazımlığında başladı. Lapseki’de müddeiumumilik, Adliye Vekâleti Hukuk İşleri’nde 1. sınıf mümeyyizlik, Samsun aza mülazımlığı, Konya ve Amasya’da cumhuriyet müddeiumumiliği, Uşak hâkimliği, Akşehir asliye hukuk hâkimliği görevlerinde bulundu, 1959’da emekli oldu. 1969’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne doktora öğrencisi olarak kaydoldu ve bu kitabı oluşturan teziyle doktor unvanı aldı. Hukuk ve hukuk tarihi üzerine kitaplar ve makaleler yayımladı. Hukuk tarihine 1952’de verdiği ve kanunların anayasaya aykırı olmayacağı esasına dayanan bir kararıyla geçti. Bu kararı hem davaya konu olan yasanın anayasaya uygun hale getirilmesini sağladı, hem de sonradan Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşuna dayanak oldu.

 

ADALET PİSKOLOJİSİ

 

ANILARIM

Prof. Hirsch 1903 yılında Almanya’dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi’nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Anılarım ‘da yer alan Weimar Cumhuriyeti’nin çöküş yılları, Hitler’in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi’nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen herkesin ilgisini çekecektir. Elinizdeki kitabın bir başka özelliği de üniversite hayatımızın nereden nereye geldiğini öğrenmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı olmasıdır.

 

BOĞAZİÇİNE SIĞINANLAR

Fritz Neumark; Hitler Almanya’sının imha güdümlü politikalarından kaçarak Türkiye’ye sığınan binlerce bilim, sanat ve siyaset adamından sadece biridir.

Tarihe bir utanç tablosu olarak yansıyan bu karanlık dönemde; zorunlu ikametgahları olan Türkiye’ye ge-lişlerinden itibaren yaşadıkları güçlükleri, dönemin siyasal ve ekonomik sarsıntılarını, İkinci Dünya Sava-şı’nın gölgesinde ayakta kalmaya çalışan genç Tür-kiye Cumhuriyeti’ni ve dillerini bile bilmedikleri bu yabancı coğrafyada bir “mülteci” olarak geçirdikleri yılları çarpıcı örneklerle anlatıyor Fritz Neumark…

Bir Alman bilim adamının kaleminden “Boğaziçi’ne Sığınanlar”; yakın tarihin bilinmeyen yönleriyle bir döneme ışık tutuyor…

“Bir yandan Alman bilgin ve sanatçılarının Almanya’da sonu bilinmeyen bir süre için kaybet-tikleri veya vicdani nedenlerle terk ettikleri eğilim-lerine ve yeteneklerine uygun bir işi yeniden bulma-nın kendilerine sağlayacağı yarar açıktır: Türkiye Cumhuriyeti’nin onlara böyle bir olanak tanıması, onlar için bir nimetti. Hitler tarafından yaratılan özel durumlar, Türk hükümetine, Alman bilim ve sanat hayatının birçok kıymetli şahsiyetlerini bir defada elde etme olanağını sağlamasaydı; Türk biliminde ve bazı sanat dallarında görülen ve kısmen Almanca ko-nuşan mültecilerin uğraşlarından kaynaklanan dik-kate değer atılım şüphesiz böyle kısa bir zamanda gerçekleşemezdi diyerek tamamlıyor.

 

SUÇLUYORUM

19. yüzyıl sonları Fransa’sında, Yahudi kökenli bir subayın, Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün haksız yere casuslukla suçlanmasıyla patlak veren Dreyfus Davası, yalnızca bir hukuk ve ayrımcılık skandalı değil, aynı zamanda başta ordu ve yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarını temellerinden sarsan bir toplum olayıydı. Tam 12 yıl sonra Dreyfus’ün aklanmasıyla sonuçlansa da, Üçüncü Cumhuriyet ve çağdaş Fransa’nın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dava çevresinde gelişen çalkantıların keskinleştirdiği güçler dağılımı, kilise ve devlet işlerinin ayrılması gibi sarsıcı önlemlerin alınmasına, sağdaki milliyetçiler ile soldaki antimilitaristler arasında uzun sürecek bir bölünmenin doğmasına yol açtı.Büyük romancı Émile Zola, 13 Ocak 1898 günü bir gazetede yayınladığı Suçluyorum başlıklı açık mektubuyla, Dreyfus’e yapılan haksızlığın karşısına dikilen Fransız aydınlarının sözcüsü oldu. Artık bir klasik niteliği kazanan ve onurlu aydın başkaldırısının görkemli bir örneği olan Suçluyorum’u Tahsin Yücel’in çevirisi ve önsözüyle sunuyoruz.

GÖZLERİ BAĞLI TANRIÇA’NIN AYARSIZ TERAZİSİ

Gazeteci-Yazar Sedat Nuri Kayış, Türk adalet sistemini, “Gözleri Bağlı Tanrıçanın Ayarsız Terazisi” isimli kitabında inceledi. Adliyelerde halen 5.5 milyon dava dosyası olduğu belirtiliyor, 30, 40, hatta 60 yıldır süren davalardan örnekler veriliyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nde sık sık mahkum oluşumuzun nedenleri tartışılıyor.

Cumhuriyet tarihinde genel bütçeden adalet hizmetleri için en büyük payın 1934´de ayrıldığı kaydedilen kitapta, “O yıl bütçenin yüzde 4´ü adalete tahsis edilmişti. Şimdiye kadar adalete en düşük pay ise 2003 yılında yüzde 0.75 olarak ayrıldı” deniliyor.

Askeri mahkemelerin özel olarak incelendiği kitapta, olağanüstü dönemlerde kurulan olağan dışı mahkemelerinin verdiği hatalı kararlar da masaya yatırılıyor. Kayış kitabıyla ilgili olarak şunları söyledi: “Adalet mülkün temeliyse, temelden gelen çatırtılara duyarsız kalmamalıyız. Çok gergin bir toplumda yaşıyoruz ve sürekli suç üretiyoruz.

2007 yılında sadece polisin sorumluluk alanında 593 bin suç işlendi. Bu dakikada bir suç işlendiği anlamına geliyor. Cezaevleri tıklım tıklım dolu. Bir yıl içinde suç işlediği gerekçesiyle hakkında işlem yapılan kişi sayısı 444 bini aşıyor. Hakim başına 852 dosya düşüyor. Oysa bu rakam Avrupa´da 200´ü geçmiyor. Suç patlamasının, cezaevlerinin dolmasının, mahkemelerin her geçen dakika artan dosyalar altında ezilmesinin temel nedenlerinden biri işsizlik. İşsiz sayısı resmi verilere göre 2.5 milyonu aştı. Bu sayıyı azaltmak için daha çok yatırım yapmak gerekiyor ama bu mümkün olamıyor. Çünkü ülke ağır bir borç yükü altında. Yatırıma ayıracak fazla kaynak yok. Türkiye 2007´de her saat 5 milyon dolar borç faizi ödedi. Yıllık ödenen faiz tutarı ise 50 milyar doları buldu. Yani adaleti yerli yerine oturtmak için yeni hakimler ve savcılar almak, adalet sarayları kurmak yetmiyor. Ülkenin genel durumunun düzgün olması gerekiyor. Bazı hukuk fakültelerinde koruyucu hukuk diye bir kavram ortaya atıldı. Nasıl koruyucu sağlığın amacı, insanın hastalanmasını önlemekse, koruyucu hukuk da, insanları mahkemeye gitmek zorunda bırakmayacak bir düzen oluşturmayı amaçlıyor.”

 

DEMOKRASİMİZLE YÜZLEŞMEK

Bu kitapta Kongar, günümüzde en çok sorulan “Türkiye nereye gidiyor?” sorusuna açık ve net yanıtlar veriyor.

OLAY YARGIYA İNTİKAL ETMİŞTİR

Yargı sistemimizin mağduru olmayan, adliyenin kapısından geçmeyen yok gibi… Cumhurbaşkanından başbakanına, siyasetçisinden bürokratına, gazetecisinden yazarına, sanatçısından öğrencisine, dindarından ateistine ve sokaktaki sade vatandaşına kadar on binlerce insan hemen her dönem “yasalar böyle” diyerek yargının karşısına çıkartıldı.

Adnan Menderes’ten Süleyman Demirel’e, Bülent Ecevit’ten Alparslan Türkeş’e, Necmettin Erbakan’dan Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’a kadar, neredeyse bütün siyasilerin sicili bir kez olsun bozuldu. Buna rağmen hemen her iktidar döneminde birinin suçlusu, diğerinin mağduru oldu.

Birinin düşünce özgürlüğü, diğerinin düşünce suçu sayıldı.

Bir yanda, devletin “rejimi değiştirecekler, ülkeyi bölecekler, devleti yıkacaklar” korkusuyla işaret ettiği düşünceleri ve inançları savunan insanlara ağır hapis cezalarıyla davalar açıldı. Diğer yanda, devletin hukuk dışı işleriyle, işkence, faili meçhul, yargısız infaz ve katliamlarla kabarmış dava dosyaları bir bir kapatıldı.

Nasıl mı?…. Binlerce örnek verebiliriz.

Bu kitapta, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar yargının verdiği pek çok siyasi ve hukuksuz kararı bulacaksınız.

Bir Ermeni’yle arkadaş olmayı dava konusu yapan, bir Yahudi’nin mülkünü yargı kararıyla elinden alan, bir Kürd’ün kardaki ayak izini delil sayan, işkencede ölenlerin dosyalarını kaybeden, işkence edenleri ise salıveren mahkeme kararlarını okuyacaksınız. Trajikomik adli vakaları da… Bir tiyatrocunun sahnede canlandırdığı karaktere göre suçlu olup olmadığını tespit etmeye çalışan karakollarımızdan, adliyelere uzanan derin yargı kararlarına kadar…

Okuyun, siz karar verin: Türkiye bir hukuk devleti midir? Değil midir?

 

GÖKDELEN

17 Şubat 2073 sabahı başlayan romanın kahramanı Can Tezcan, Türkiye’nin en önemli, en ünlü avukatlarından biri. Can Tezcan, İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama ondan daha güzel, daha modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker’in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarım ortaya atar: yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır. Yergi ustası Yücel’in son romanı Gökdelen, Cihangir’de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman.

 

ÇOCUK YASASI

Londra’da yaşayan, Yüksek Divan Aile Hukuku Dairesi’nin en başarılı ve ünlü hâkimlerinden Fiona Maye, özel hayatındaki kriz karşısında çaresizdir: Kocası Jack onu genç bir kadın için terk etmektedir. Fiona tam bu sırada kendini Adam Henry davasının hâkimi olarak bulur. On yedi yaşında bir lösemi hastası olan Adam, tedavisi için elzem olan kan naklini günah olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. Onun kişisel haklarına saygı göstermekle bu hakları çiğneyerek hayatını kurtarmak arasında kalan Fiona, bir sonuca varabilmek için Adam’la görüşmeye karar verir. Bu görüşme ikisinin de hayatını değiştirecektir.

“Çocuk Yasası”, inançlarla kanunların kırılganlığına ve insanlar arasındaki mesafelere dair, içe işleyen, unutulmayacak bir roman.

 

 

BARBARLARI BEKLERKEN

Geniş topraklara yayılmış bir imparatorluğun en ucundaki bölgede yaşayan Barbarlar, sözümona, ayaklanmak, imparatorluğu tehdit etmek üzeredirler. Onları bastırmak bahanesiyle merkezden gönderilen Albay ve emrindekiler, müthiş bir işkence ve kıyım başlatırlar. Bu olaylar, o bölgede görevli, yıllardır başkentin yüzünü görmemiş Sulh Yargıcı’nın ağzından aktarılır.

SOĞUKKANLILIKLA

1959 yılının sonbaharında bir gece, ABD’nin Kansas eyaletinin küçük bir kasabasında yaşayan bir aile kendi evlerinde canice katledilir. Kasaba sakinlerinin yaşamları derinden sarsılmış, iz süren polisler bu cinayetleri anlaşılır bir neden olmaksızın işlemiş gibi görünen katillerin peşine düşmüştür. Soğukkanlılıkla, Truman Capote’nin bu katliamı ve sonrasını bir cerrahın dikkat ve özeniyle incelediği eseridir. Yazarının, “kurmaca olmayan roman” olarak tanımladığı bu metin, gelmiş geçmiş en önemli gerçek suç metinleri arasında anılmakla kalmaz, modern Amerikan edebiyatının başyapıtları arasında yer alır.
Gerçek bir hikâye değil, gerçeğin hikâyesidir anlatılan…

 

DAVA

Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya’sına dair bir “önsezi” barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.’nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir. Kafka Dava’da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının “kötü niyeti”yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürd bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.

BARIŞ NE OLDU BİLMİYORUM

Bu yazılanlar, genç yaşta noktalanan bir insan hayatının hikâyesidir… Gerçeğe sadık kalınmış, abartılmamış, yaşananların yansıtıldığı bir hayatın hikâyesi… Uzun süre düşündüm: Bir kısmına tanık olduğum, bir kısmını bu insandan ve yakınlarından dinlediğim bu acı dolu, kahır dolu, ihanet dolu, sevgi ve özveri dolu kısacık hayatı yazmalı mıyım diye!.. Beni derin biçimde etkileyen, hayata bakışımı zaman zaman altüst eden bu insanın hayatını yazmakla ona haksızlık eder miyim diye düşündüm. Çünkü o yaşamıyor artık. Onun izni olmadan, bunların yazılması ne ölçüde dürüst bir davranış olur? Karar veremedim uzun süze. Sevgiyi, sevdayı, onurlu olmayı kısacık hayatına sığdıran ve beni ölümü ile hüzne boğan bu insanın hayatını yazmaya karar verdim sonunda. İzin alabileceğim aklı başında kimsesi olmadığı için, bu hayat hikâyesinde sadece isim değişikliği yapmak zorunda kaldım.

COLLINI DAVASI

Hayatı boyunca tek bir suça karışmamış bir insanı cinayet işlemeye iten sebep nedir?
Fabrizio Collini, 34 yıl boyunca Mercedes fabrikasında çalışmış, göze batmayan, sabıkası olmayan bir İtalyan. Fakat günün birinde Berlin’in lüks bir otelinde yaşlı bir adamı öldürüyor; görünürde tamamen sebepsiz bir cinayet…
Collini’yi savunmak üzere atanan genç avukat Caspar Leinen için başlangıçta bu dava parlak bir kariyer fırsatı gibi görünse de, kurbanın kimliğini öğrendiğinde her şey bir kabusa dönüyor: Çok saygın bir Alman sanayici olan kurban, Leinen’ın en yakın arkadaşının büyükbabası. Hatıralarında nazik, şefkatli bir insan. Dahası, Collini cinayeti işlediğini itiraf etse de sebebine dair sessizliğini koruyor. Başlangıçta umutsuz gibi görünen dava Leinen’ın bir ipucu bulmasıyla tamamen farklı bir yön alıyor. Bu ipucu Collini davasının çok ötesinde, Alman hukuk tarihinin en dehşet verici bölümlerinin kapılarını açıyor…

ALÇAKTAN UÇAN GÜVERCİN

Tarık Dursun K., Alçaktan Uçan Güvercin’de kimlikleri tek tek saptanan tecavüz ve şiddet faillerinin yargılanma sürecini anlatır. Geri dönüşlerle Menekşe’nin yaşadığı kan dondurucu olaylara da şahit oluruz. Roman, faillerin siyasi ve ekonomik güçlerini kullanarak kendilerini aklamaya çalışmalarını, toplumsal çürümeyi tüm iğrençliğiyle gözler önüne serer. Menekşe’den ve adaletten yana olan Cumhuriyet Savcısı Fahri Ergün ise bu vicdanlı, taviz vermez duruşunun bedelini, dava sürecinde geçmişinin ve özel yaşamının gözler önüne serilmesiyle çok ağır ödeyecektir.

 

CEZA KANUNU 353. MADDE

Tanguy Viel, bir cinayetin altında yatan kişisel ve toplumsal sorunları, bunların nasıl kesiştiğini masaya yatırıyor. Bir hâkimin önünde, Martial Kermeur, kazanma umudu olmadan, emekliye ayrılmadan önce son kez masaya oturmuş bir krupiye gibi dağıtıyor kartları ve kendisini cinayet ânına getiren olaylar zincirini anlatıyor: biten evliliği, oğlunun velayeti, mesleki sorunlar…

Bunlardan daha önemlisi, kendi halindeki bir Fransa kasabasını Saint-Tropez’e, lüks bir tatil merkezine dönüştüreceğini söyleyerek insanlara umut veren Antoine Lazenec’in gelişi… Bir insanın tüm birikimini deniz manzaralı güzel bir ev projesine yatırması makul görünebilir. Peki ya proje bir türlü tamamlanmazsa?

Ceza Kanunu, 353. Madde bizi suçun tanımını yeniden düşünmeye iten bir kara-roman.

 

ASILACAK KADIN

Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türkçe edebiyatın klasikleri arasına girmiş bir roman. Nicesini gazetelerin iç sayfalarında okuyup geçtiğimiz bir cinayeti ele alan Pınar Kür, kadına karşıörülmüş yargının ardında yatan toplumsal dokuyu da tüm gerçekliğiyle masaya yatırıyor.

 

YAĞMURLARLA TOPRAKLAR

Yağmurlarla Topraklar`da Necati Cumalı, ağır ağır doğan ve birden gelişen bir aşkı anlatırken, bir yandan, öğretmen, avukat, doktor olarak Anadolu`nun küçük kentlerinde yaşayan binlerce aydının ortak çilesini, tutucu çevrelerin baskısı altında güvensiz yaşayışlarını, yalnızlıklarını yansıtıyor; bir yandan da somut örneklerle bizdeki toprak mülkiyetinin temellerine inerek toprak reformuna; vakitli vakitsiz yağan yağmurların yol açtığı sevinçler üzüntülerle ekicilerin doğa ile olan ilişkilerine ışık tutuyor. Hayatın özünde olduğu gibi değişik olayları iç içe yansıtan, sağlam, usta işi büyük roman bu.

 

BEŞ CİNAYETİN ANATOMİSİ

Beş cinayeti irdelemek nereden aklıma geldi? Neden böyle bir ihtiyaç duydum? Savcılık ve ceza avukatlığı yaparak geçirdiğim 35 yılda, ömrümün en güzel ve en kahırlı dönemi olan bu 35 yılda, yüzlerce cinayet olayı ile karşılaştım. Bir kısmında tahkikatı yürüten savcı idim, bir kısmında sanığı savunan avukat, birkaç tanesinde de öldürülen kişilerin yakınlarının haklarını savunan müdahil vekili.
Mesleğe başladığım günden, hatta hukuk fakültesine başladığım günden itibaren, cinayet suçları beni yakından ilgilendirmişti. Bunun en önemli nedenlerinden bir ikisine burada değineceğim. Bu kitabı kaleme almam, Türkiye’de uygulanan hukuk sistemindeki çarpıklığı, cezaevlerindeki keyfiliği, tahkikatları yürüten kişilerin eğitim yetersizliklerini, yargısız infaz yapan bir kısım medyanın sorumsuz, pervasız tavrını, bu laçkalık içinde cinayet suçlarının bir kısmına ölüm cezası verilmesi ve bu ceza verildikten sonra hata halinde telafisinin mümkün olmayışını gözler önüne sermek amacıyladır.

 

MICHAEL KOHLHAAS

Alman tüccar Hans Kohlhase 1532’de Leipzig panayırına giderken, bir Sakson soylusu iki atına el koyar. Kendisine tazminat ödenmesi için mahkemeye yaptığı başvuru sonuçsuz kalınca, tüm Sakson soylularına açıktan açığa meydan okumaya başlar… 19. yüzyıl Alman edebiyatının en etkileyici yazar ve şairlerinden Heinrich von Kleist’ın ilk kez 1810’da yayınlanan Michael Kohlhaas adlı novellası, 16. yüzyılda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkar. Birçok kez opera, tiyatro ve sinemaya da uyarlanan Michael Kohlhaas, insanların ve doğanın zorbalığı karşısında dayanma gücünü tüketircesine harcayan bir asinin haklarını savunmadaki kararlılığını ve egemenlerin acımasızlığını anlatır. Klasik Alman edebiyatının en “modern” yazarlarından biri olan Kleist’ın bu yapıtını, Bilge Uğurlar ve Türkis Noyan’ın ustalığa varan çevirileriyle sunuyoruz.

 

SUÇ I

“Jim Jarmush, Çin imparatoru hakkında bir film yapmaktansa köpeğiyle yürüyüşe çıkan bir adamın filmini yapmayı tercih ettiğini söylemişti bir keresinde. Benim durumum da tıpkı böyle. Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazla savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında yazıyorum; onun başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve ihtişamı hakkında…”
Ferdinad von Schirach mesleği gereği, uç şeyler yapmış ve yaşamış sıradan insanlarla ilgileniyor. Suça bulaşıp çizginin öteki tarafına geçen suçsuz insanları savunuyor ve onların nefes kesici hikâyelerini nefes kesici bir yalınlıkla kaleme alıyor.

 

SUÇ II

İnsanı altüst edip kendine hayran bırakan Suç adlı kitabının kazandığı başarının ardından ünlü yazar ve ceza avukatı Ferdinand von Schirach yeni bir dizi hikâyeyle okurlarının karşısında. Üflemeli çalgılar grubuna mensup dokuz adam bir genç kızın hayatını mahvettikten sonra hiçbir bedel ödemeden serbest bırakılıyor. Bir adam çocuk istismarıyla suçlanıyor. Uyuşturucu taciri adamın hikâyesi Quantin Tarantino’nun filmlerini aratmıyor. Ceza avukatı Schirach’ın mesleğinde karşılaştığı bu yeni davaları yazar Schirach edebi hikâyelere dönüştürüyor.

CEZA

Ferdinand von Schirach, Ceza kitabında on iki davayı ve bu davaların belirlediği on iki kaderi anlatıyor. Suç  kitaplarında olduğu gibi, insan kaderini belirlemenin ne kadar güç olduğunu, “iyi” ve “kötü”nün kararını vermekte ne kadar aceleci davranıldığını ve bunlardan doğan sonuçları gösteriyor. Yazar suçluları yargılamıyor.

Aksine mesafeli bir dinginlikle ve büyük bir empatiyle; yalnızlığı, tuhaflığı, mutluluğu ve başarısızlığın peşinde koşmayı anlatıyor.

KRALİÇENİN AVUKATI

Çoğu cinayet zanlısı daha önce yargıyla karşılaşmış kişilerdir; Sizi öldüren muhtemelen kişi genellikle ya anne babanız ya ortağınız ya da çocuğunuzdur. Cinayet silahı çok ender olarak çift kırma bir tüfek olur. Genelde küçük bir çocuğun yüzüne bastırılmış bir yastıktır.

Kraliçenin Avukatı’n da ünlü Birleşik Krallık avukatı William Clegg Oc, savunduğu en ilgi çekici ceza davalarının yanı sıra avukatlar arasındaki rekabetten tutun da mahkeme kararını vermeden önce yaşanan gergin anlara kadar avukatlık mesleğinin sırlarını okuyucularla paylaşıyor.

Kitap, Yalnızca Birleşik Krallık ile de sınırlı kalmıyor; yargılama serüveni İngiltere’deki ilk Nazi savaş suçu yargılaması için Beyaz Rusya’ya Balkanlardaki savaş suçlarının yargılaması için Hollanda’ya ve getto çatışması yüzünden Jamaika’ya uzanıyor.

Kraliçenin Avukatı bir cinayet davasının gerçekliğini bilmek isteyen herkes içindir.

(Tanıtım Bülteninden)

MAHKEME KAPISI

Sait Faik bu kez bir ay boyunca izlediği adliye mahkemelerindeki “tutukluların” öykülerini yazıyor. Bu kişiler Sait Faik’in bildik evreninin bildik yüzleri: kimsesizler, yoksullar, işsizler, balıkçılar, oyun olsun diye hırsızlık yapan çocuklar… Ve öte yanda yargının soğuk yüzünü yansıtmaktan uzak, iyicil yargıçlar çıkar karşımıza. Suçlu olarak mahkemede bulunan çoğu kişiyi, önce insan olduğunu anımsatan ayrıntılarla, onların önce bir oğul ya da bir baba olduğunu vurgulayarak anlatır Sait Faik. Aslında ona göre ortada suç da yoktur, suçlu da. Okura da hepsini tahliye etmek düşer…

 

KASABA AVUKATI

Kasaba Avukatı, İlker Karakaş’ın üçüncü kitabı. Hennoz ve Tahterevalli ile birlikte, üçlemeyi tamamlıyor. İlk iki kitap öykülerden oluşuyordu, bu kez bütün bir uzun hikâye. Hayatın içinden edebiyatın çıkış biçimini örnekleyen üçlemesi, İlker Karakaş’ın gerçek ile kurmaca arasındaki kurduğu dengeyi de gösteriyor. Kasaba avukatının ailesiyle, çevresiyle, yaptığı işle ilişkisi, yazıyla çatışması, çaresizliği ve kendisine çizdiği yol. Tam bir hayat hikâyesi.

DÜNYANIN EN KÖTÜ AVUKATI

Adaleti sağlamak için ‘Dünyanın En Kötü Avukatı’ işin içinde olursa…

Dünyadaki adaletsizliğe bir yazarın başkaldırışı, tabii ki kalemiyle olacaktır. Atay Sözer, bu romanda hem sanatçı kimliğini hem de duruşunu gözler önüne sermektedir. Yaşamdaki bazı buluşmalar çok önemli ve anlamlıdır. Bu kitap da böyle bir buluşmanın ürünüdür.

(Tanıtım Bülteninden)

EDEPSİZ KİTAPLAR

Bugün halen edebiyat eserlerinin de dahil olduğu pek çok ürün, müstehcen olduğu gerekçesiyle ceza yargılamasıyla karşı karşıya kalıyor. Bunlardan bazıları bu yüzden sansüre uğruyor, yaratıcıları cezalandırılıyor. Bunun yanı sıra her geçen gün Türkiye’de müstehcen oldukları gerekçesiyle sayısı binlere varan İnternet sitesine erişim engelleniyor. Öyle ki bu yasaklamalar tek tek sözcük düzeyine inerek Orwell’ın kurgusal Büyük Birader’ini ete kemiğe büründürmüş durumda. Devlet, bireylerin neye bakıp bakamayacaklarını, neyi okuyup okuyamayacaklarını, hazlarını ve cinsel gereksinimlerini neyle sağlayacaklarını veya sağlayıp sağlayamayacaklarını sıkı denetim altına almaya çalışıyor.

Elinizde tuttuğunuz bu kitapta, ceza hukukundaki müstehcenlik suçu ile hukuk ve edebiyat bağlamındaki müstehcenlik kavramı incelenmeye çalışılmıştır. Müstehcenlik; kavram, ahlak ve hukuk bağlamında değerlendirilip ve yargı karşısına gelmiş edebiyat eserleri açısından ele alınmıştır.

Bu çalışma, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan müstehcenlik suçu özelinde bir hukuk anlayışını eleştirmek için kaleme alındı. Bu amaçla kaleme alınan bu çalışmanın en nihayetinde bir değinme olduğunu belirtmek gerek: devletin ve genel ahlakın, bedenler, gözler ve zihinler üzerindeki tahakkümüne dair, edebiyat eserleri bağlamında yapılmış bir değinme. Tahakkümden kurtulmak içinse bir değinmenin tek başına kifayet etmeyeceği unutulmamalı.

 

EDEBİYAT VE SUÇ

Dünyada suçun tarihi, Kabil’in Habil’i öldürmesi yani ilk insan kanının toprağa bulaşması ile başlar. Bütün bir uygarlık tarihi boyunca; çıkar kavgaları, kin, nefret, ötekini aşağılamak, etnik öfkeler, aşağılamalar ve sair sebeplerle insanlar, insanlara düşman olmaya ve toprağı kanla sulamaya inatla devam etmişlerdir. Dolayısıyla cinayet, katil, mağdur, suç, suçlu, vicdan ve ceza mekanizması, yargı sisteminin işleyişi ve hükmü, adalet gibi temel insanlık sorunları, bütün büyük sanatçıların ilgisini çekmiştir. Edebiyat ve Suç kitabında Ahmet Sarı, dünya edebiyatının dört büyük eserinin unutulmaz kahramanları üzerinden heyecan verici bir arayışa çıkıyor. Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki Santiago Nasar’ı; Albert Camus’nün Yabancı adlı romanındaki Meursault’su; Franz Kafka’nın Değişim romanındaki Gregor Samsa’sı; Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u; yani felaketin kapısını dört defa sert çalanlar, müellif tarafından müthiş bir üslup ve tükenmez bir merakla yeniden sorgulanıyor.

 

HUKUKU SİNEMADA GÖRMEK

Mark Twain’den bir alıntı yaparak sizlere sesleneceğim…“Olgun bir okuyucu, çoğu kez başkasının yazdıklarında yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve renkler kazandırır.” Size ulaştığımız anda biliyoruz ki, yorumladığımız bu filmler; nasıl seyirciyle buluştuğu andan itibaren bağımsız bir hayat sürüyorsa, artık biz yorumcudan da bağını koparıp, bağımsızlaşacak… Söz üstüne söz eklenecek. Sinema eserlerinden kotardığımız bu yapıtla ulaşmayı amaçladığımız “belirli!” bir hedef kitlemiz yok. Daha doğrusu salt hukukçulara değil, sinemaseverlere, filozofiye ilgi duyanlara, bir fincan çay veya kahve eşliğinde kendi içine dönmek ve düş kurmak isteyenlere ulaşabilmek isteğimiz.

 

HUKUK YA DA KUKLA TÜYATROSU

Her despotizmde mutlaka olduğu gibi, bu tür düzenlerin savunucuları, hasımlarının hesabını görmek için hukuku bir karikatüre dönüştürürler. Elbette hukuk hep bir sosyal yapılanmanın hukukudur, otonom değil heteronomdur. Tarih boyunca eşitsizliklerin üstüne oturur. Ancak baskı dönemlerinde bu eşitsizlikler gizlenemez olur. Hukuk genelde ondan beklenen görece otonomiyi bütünüyle kaybeder, meşruiyet perdesi ardındaki güç ve şiddet tüm çıplaklığıyla öne çıkar. O zaman yargılama da, sayısız örneği tarihte görüldüğü gibi, savunma imkânının pervasızca yok edildiği, usulsüzlüğün çirkince sırıttığı bir süreç olur: Bedensel-zihinsel özerkliği tehdit sayan bir çıkarcılık, gaddarlık, budalalık ve bilgisizlik karışımı; sözde yüce amaçlar adına, ama asla tekil yarar adına değil…

HUKUK VE EDEBİYAT

 

BİR CEZA AVUKATININ ANILARI

Bir tuhaftır ceza avukatlığı. Ayıplamayacaksınız, kızmayacaksınız, ağlamayacaksınız da. Bunlar olmaz mı? olur. Ama hep içinizde olmalı. Bakışlarınızda kaçak bulunmasın. Karşınızdaki suçlunun gözlerinin içine bakın, dostça. Orda derdini dökmek isteyen “însan”ı göreceksiniz. Bundan sonrası kolaylaşır. “İnsan, insanın zehrini alır” derler, halk dilinde. Ceza avukatlığının yarısı budur.

Bu kitaptaki anıların bir kısmını yazar yaşamış, bir kısmını ise adliye koridorlarında meslektaşlarından duymuştur. Her olayı, anlamca ‘’ağırlık noktası”nı göze çarpacak biçimde anlatmıştır. Meslek sırları nedeniyle kişilerin tanınmamasını sağlayacak değişiklikler yapılmıştır. Yazarın kendinden çok şey kattığı bu kitap bir belgesel değildir.

(Tanıtım Bülteninden)

 

 

AĞIR CEZALIK ANILAR

Hukuk Fakültesi’nde, Öğrencisi Olmakla Kıvanç Duyduğum Prof. Faruk Erem’in Tiyatroya Da Uyarlanan; “Bir Ceza Avukatının Anıları” Adlı 40 Sayfalık Yapıtını Okuduktan Sonra, Avukat Olarak Katıldığım Beşyüz Den Fazla Ağır Ceza Davasından İlginç Olan Elli Kadarını Kitap Haline Getirmeyi Düşündüm. Yazmak İçin Dosyaları İncelerken O Günlerin Heyecanını Yeniden Yaşadım.

Faruk Hoca Kitabının Başlangıcında: “Bir Tuhaftır Ceza Avukatlığı. Ayıplamayacaksınız, Kızmayacaksınız, Ağlamayacaksınız Da. Bunlar Olmaz Mı? Olur. Ama Hep İçinizde Olmalı, Bakışlarınızda Kaçak Bulunmasın. Karşınızdaki Suçlunun Gözlerinin İçine Dostça Bakın. Orada Derdini Dökmek İsteyen ‘İnsan’ı Göreceksiniz. Bundan Sonrası Kolaylaşır. ‘İnsan, İnsanın Zehrini Alır’ Derler, Halk Dilinde. Ceza Avukatlığının Yansı Budur” Demişti.

Avukatlık Onurlu Ve Zor Bir Uğraştır. Yalnızca Para Kazanmak Amacıyla, Sonuç Alınmayacak Davaları Kabullenen Avukatın Durumu, Sonradan Alacağı Davaları Ters Yönde Etkiler. Shakespeare’in Dediği Gibi “Haksız Bir Dava İçin Uğraş Vermek Cesaret Sayılmaz”.

Ceza Avukatlığında Elbette Cesaret De Gereklidir. Bir Duruşma Sırasında Sanık Avukatı Olarak Savunma Yaptığım Sırada, Ölenin Kardeşi; “Bu Avukat Haksızların Davasını Alıp, Onları Haklı Çıkarıyor, Onu Öldüreceğim” Dedi. Mahkeme Başkanı Hayri Bey, Şikayetçi Olduğum Takdirde Adamı Tutuklayacağını Söyleyince: “Ateş Düştüğü Yeri Yakar, Kardeşi Öldürülmüş, Yüreği Yanık, Şikayetçi Değilim. Ayrıca Adam Bilmeden Beni Övüyor” Dedim.

Avukatların, Savunmalarını Günlerce Önce Hazırladıktan Sonra, Tekrar Okuyup Adeta Ezberlemesi Gerekir. En Fazla 8-10 Dosya İle Duruşmaya Çıkan Ceza Avukatının, Dosyaları Yargıçlardan Daha İyi İncelemesi Gerekir. Yargıçlar, Duruşmalara Hazırlıklı Gelmeyen Avukatların Savunmada Geçen İsteklerini Fazlaca Önemsemezler.

Her Meslekte Olduğu Gibi Avukatlıkta Da Başarı Kazanmak, İşini Severek Çalışmaya Bağlıdır. Hukuk Yayınları, Yargıtay içtihatları İzlenmeli, Deneyimin Önemli Olduğu Unutulmamalıdır.

 

AVUKATLIK’TA 50 YIL

Avukatlık’ta 50 yıl başlığını taşıyan bu kitap, Av. Fadıl Altop’un düşünceleri ve anıları ışığında Cumhuriyet tarihinin avukatlık mesleği ile ilgili önemli bir çalışması özelliğini göstermektedir.

 

ADLİYE KORİDORLARINDA

Roland Barthes üzerine yazdığı bir makalesinde Eco, ustalığı ikiye ayırır. Yaşamını ve etkinliğini bir model olarak sunarak çalışan usta, yaşamını, kuramsal ya da deneysel olsun, uygulanmak üzere modeller kurarak geçiren usta. Avukatlık mesleğinin seçkin ustalarından olan sayın İlhan, ilk gruba dahil ustalardandır.

 

BOZKIR’DAN DÜNYAYA.. AVUKAT OLMAK

Mehmet Gün, çocukluğundan bugüne uzanan çizgide, bir avukatın portresini sunmanın yanı sıra, Türk hukukundan sıra dışı manzaralar aktarıyor bizlere. Hayatın ve hukuk dünyasının tam içinden sesleniyor okuruna. Samimi, akıcı ve biraz da keskin bir dille…

Turgut Özal, Ünal Sağra, Fatih Altaylı, Asil Nadir, Bedrettin Dalan gibi Türkiye’nin yakın tarihinin tanınmış isimlerinin adeta birer roman kişisi olarak yer aldığı bu kitapta, Mehmet Gün, ‘kaynağından yaklaşıyor olaylara… Yazar, çarpıcı ve ses getirecek yorumlarıyla okurları için pek çok noktayı “gün” ışığına çıkarıyor.

“Bozkır’dan Dünyaya Avukat Olmak” bir edebi lezzet sunmasının yanı sıra okurun hayata ve insanlara yepyeni bir bakış açısıyla bakmasını da sağlıyor.

 

KORİDOR HİKAYELERİ

Tüm insanlar iz bırakmak isterler. Kimi çeşme yapar, kimi han hamam. Kimi de öte yakayı kurtarmak için cami, kilise, falan! Oysa, geride bırakılacak en güzel eser “doğru bir yaşam” ve “yaşadıklarını” paylaşmaktır gelecek nesillerle.

İnsanlığın önü “yazıyla” aydınlanır. Avukat Cem Şeflek de işte tam olarak bunu yaptı. Bildiklerini, gördüklerini, deneyimlerini yanında götürmeyip, geride kalacak olanlarla paylaşmayı seçti. Çok da iyi yaptı. Eline, yüreğine, aklına sağlık sevgili Cem. Hepimizin deneyimleyeceği gibi bu dünyadan ayrıldığında bile, pek çoklarından daha fazla yaşamaya devam edeceksin. Ömrün uzun, ilk kitabın kutlu olsun.

Gazeteci Yazar Mehmet Ali YILMAZ

Değerli dostum Cem Şeflek, başarılı bir avukat olmasının yanı sıra, amatör fotoğrafçılık, hat sanatı gibi konularda da ustalaşmış bir sanatçı. Şimdi yazarlık üzerine yeni bir sayfa açıyor. Sahibi olduğu koridorhikayeleri.com adlı blog üzerinde yazdığı yazılara yenilerini de ekleyip hikayelerini bir kitapla taçlandırmış. Kimi zaman gülümseten, kimi zaman gözünüze toz kaçırtan cinsten her biri.

Sonuç olarak; keyif ve merakla okudum. Son satırlarda da genellikle beğendiğim eserleri okuduktan sonra yaptığım gibi, kitap elimde bir süre yerimden kalkmadan düşüncelere daldım. Yeni hikayelerinle yolun açık olsun kardeşim. Kreatif Direktör Murat KOTAMAN

(Tanıtım Bülteninden)

 

KEFEDE KALANLAR

… Sosyete boşanmalarını, çapkın zina davalarını, hışırdayan etekleri, canlı, zevkli parfümleri, hovarda kadın bakışlarını, kendilerini güçlü sanan, bazen de hafif boynuzlu şık beylerin nekes veya cömert cüzdanlarını, sıcak, kabul, ümit ve hayalleri bir tarafa iterek, sırtımda ceza kanunu, heybemde ceza hukuku, kendimi, köylere, dağlara, cinayetlere, kan gütmelerin ortasına, Anadolu topraklarına, yoksul ezralara, iyi, güzel, çirkin, mert ve namert insanların ciğerlerine attım…

 

ÖYKÜLEŞEN HUKUK

Coşkun Ongun’dan günlük hayatta süregelen hukuki olguları konu edinen öyküler… Yalnız adliye sürecinde değil, hayatta da karşılaşılan aksaklıkları ele alan yaşanmışlıklar. Bir yanda adaletin kutsallığı, öte yanda ona erişim yolunda karşılaşılan sorunların sessiz yakıcılığı. Mağduriyetler aynı, mağdurları farklı. Mahkeme kapısında hak arayan sade vatandaş, adliyede saatlerce duruşma bekleyen avukat,hayata ve mesleğin acımasızlığına uyum sağlamaya çalışan ve gelecek kaygısı taşıyan yeni mezun stajyer, atölyede hakları ödenmeyen bir işçi, evraklarla boğuşan kalem memuru ya da binlerce dosya arasında sıkışıp kalan adil bir karar vermek için çırpınan yargıç. Konumları farklı olsa da birbirlerinden habersiz aynı yükü sırtlayan insanların hikâyeleri, Öyküleşen Hukuk’ta bir çırpıda okunacak denli yalın, belleklerde uzun süre yer edecek kadar derin bir anlatımla okura sunuluyor.

 

BİR BOŞANMA AVUKATININ ANILARI

Toplumun çekirdeğini oluşturan aile, hukuken evlilik birliği ile kuruluyor. Mutluluk ve büyük hayallerle başlayan evlilikler bazen zaman içinde parıltısını kaybederek taraflarca katlanılması zor bir yük haline geliyor.

Toplumumuzda evli olduğu halde mutlu olmayan, bunu etrafı ile paylaşmaktan utanan ve/veya korkan kişiler olduğu malumumuz. İnsanlar yaşanan kötü şeylerin sadece kendi başlarına geldiğini düşünüyor çoğunlukla.

Bu kitap yaşananlar ve çareler konusunda insanlara başlangıç yolunu açmak, örnek olaylar ve yalnız olmadıklarını hatırlatmak amacıyla yazıldı…

KAN SUÇLARI

Bunca hukukçu, anı kitabı yazmışken ben neden yazdım? Amacım yaşadığım, gördüğüm olayları paylaşma isteği değil. Ticari bir amaç ya da itibar arayışı asla değil. Benden sonra yaşayacak bir şey bırakmak amacında da değilim. Basit de olsa bir iddiam dahi yok. Bu kitap sadece anlaşılmak için bir çabadan ibaret.

 

KENDİNE BİR AVUKAT TUT (I. KİTAP)

AVUKATIN FİYATINDA ANLAŞAMADIK (II. KİTAP)

TUTTUĞUM AVUKATI ATTIM (III. KİTAP)

Doğuş Grubu Baş Hukuk Müşaviri duayen avukat Ahmet Kurutluoğlu’nun kaleminden anılar, tanıklıklar, hayat dersleri.
Bir avukatın ömürlük mücadelesinin muazzam izlerini taşıyan müthiş bir okuma serüveni.

 

ADLİYE ANILARI

Yazarımız, yıllar içinde biriktirdiği deneyimlerini, anılarını bir kez daha sunuyor okurların kitaplığına. Yine akıcı, yalın ve samimi diliyle. Ancak bu kez küçük bir farkla; mahlas kullanarak. Erdener Yurtcan karşımıza bu sefer “Yesari Erdener” olarak çıkıyor.

Yazarın temennisi olarak, tüm okuyuculara hoşça vakit geçirtmesi dileğiyle…

 

HUKUKÇU ANILARI SEÇKİSİ

‘Başlangıçta söz vardı’ diyor Faust. Avukatın/hukukçunun meslek hayatında da hep söz vardır, ama yazarak, ama konuşarak. Savunma yapmak, yazmak için söz vardır avukatın/ hukukçunun meslek yaşamında, ama anı yazmak için söz çok yoktur. Onun için avukatlar/hukukçular anılarını pek yazmazlar. Oysa avukatların/hukukçuların anıları çoktur, bu anılar için biriktirdikleri sözler de pek çoktur. Ama bunları yazmaya pek hevesleri, belki de zamanları yoktur. Birliğimizin ilk başkanı olan, hepimizin üzerinde çok emeği, çok hakkı bulunan rahmetli Faruk Erem hocamızın, Ankara Barosu avukatlarından rahmetli Gültekin Müftüoğlu üstadımızın, yine Ankara Barosu avukatlarından Aydın Gürel ağabeyimizin, benim anımsamadığım veya bilmediğim daha birkaç meslektaşımızın dışında anılarını yazan avukat/hukukçu hemen hemen yoktur. Öyle olduğu için de biz avukatlara/hukukçulara ait bir anı edebiyatı oluşmamıştır. Oysa anılar, parmak izlerimiz gibidir, dokunduğumuz hayattan hiç silinmez. Usta şairimiz Orhan Veli: ‘Beni güzel hatırla! / Bunlar son satırlar. / Farzetki bir rüyaydım esip geçtim hayatından / Ya da yağmur sel oldum sokağında / Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim. / Bekli de bir rüyaydım / Senin için.. / Uyan- dın ve ben bittim. / Beni güzel hatırla!’diyor. Doğru da diyor; hatırlanmanın, güzel hatırlanmanın ya da unutulmamanın en etkili aracı anılardır. Hayat dediğimiz şey de esasen ‘ya hafızalardaki hatıralardan, ya da hayallerdeki umutlardan ibarettir.’ Bu duygu ve düşüncelerle ve daha çok bir yargı, avukat, hukukçu, savunma edebiyatı oluşturmak amacıyla ‘Avukatlar Haftası-2013’e ‘Hukukçu Anılar Seçkisi’ni dahil ettik. Başta bu seçkinin fikir babası olan değerli meslektaşım ve mesai arkadaşım yönetim kurulu üyemiz Sayın Celal Ülgen olmak üzere seçkinin düzenlenmesinde emeği geçen herkese ve elbette anılarını bizimle paylaşan sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Saygılarımla. Av. V. Ahsen Coşar (Önsözden)

 

 

CEZA HİKAYELERİ

Bu kitapta anlatılan hikayelerin tamamı yaşandı fakat hiçbiri geride kalmadı. Kahramanları adliye koridorunda, cezaevi avlusunda, sokağın başında veya toprağın altında bekliyor. Yasalar ve yaralar içinde. Kanlı canlı. Okur, başına geleceklere karşı hazırlıklı olmalı.

Mehmet Ali Başaran Ceza Hikayeleri kitabında insanı karanlık yanlarında tekinsiz bir gezintiye çıkartıyor. Tarih yakın, yer tanıdık.

“Ötekilerin adalet çığlıklarının sesi olan bu kitap bütün Türkiye yurttaşlarına yöneltilmiştir.” (Kemal Şahin)

ADALETİ ARAYAN ADAM

Avukatlık mesleğinin ülkemizdeki duayeni Burhan Apaydın, 27 Mayıs 1960’daki İstanbul Barosu yönetim kurulunun yasaklanmasına rağmen kardeşi Orhan Apaydın’la birlikte Adnan Menderes’in savunmasını üstlendi. Yassıada duruşmaları sırasında bir avukat olarak yaptığı çıkışlar sonunda halkı “silahlı ayaklanmaya kışkırtma” suçuyla tutuklanarak Balmumcu Askeri Cezaevi’ne konuldu. 3,5 ay sonra serbest bırakıldığında Menderes’i savunmayı bırakması istenen Burhan Apaydın, savunmayı yılmadan sürdürdü ve Devlet Bakanı Org. Cemal Gürsel’in 27 Mayıs’tan kısa bir süre önce Adnan Menderes’e gönderdiği, mahkemede okunması halinde Menderes’i kurtaracak olan mektubu, duruşmada okumak isteyince yeniden tutuklandı ve ancak Menderes’in idamından 1 hafta sonradır ki salıverildi. 1961’de Ankara Milletvekili seçilen Burhan Apaydın, görevini 1965’e kadar sürdürdü.
Adaleti Arayan Adam, Burhan Apaydın’ın 1961’de sıkıyönetimce toplattırılarak, müsveddeleri ile birlikte, imha edilmek üzere SEKA kâğıt fabrikasına gönderilen iki kitabından biridir.
“Cemal Kutay bu formaları saklamasaydı, Adaleti Arayan Adam kitabı şimdi elinizde olmayacaktı. Bu nedenle kitap benim değil Sn. Cemal Kutay’ındır.” diyor Burhan Apaydın.
Adaleti Arayan Adam; Burhan Apaydın’ın başından geçen savunma dramlarıyla ve okuyucuyu yakından ilgilendiren olaylarla dolu olduğu denli, mesleğinin doruğuna tırmanmış bir avukatın meslek sırlarını, diğer meslektaşlarıyla paylaştığı bir öğreti niteliği taşımaktadır.

 

ADALET SAVAŞÇISI

Burhan Apaydın, 27 Mayıs İhtilali’nden sonra, İstanbul Barosu yönetim kurulunun yasağına rağmen Yassıada duruşmalarında Adnan Menderes’in avukatlığını yaptı. Duruşmalar sırasında Menderes için; “Yere düşmekle sakıt olmaz cevher kadr-ü kıymetten” dediği için tutuklandı. 1961’de Adalet Partisi’nden XII. dönem Ankara milletvekili seçildi. 1965 yılında politikayı bırakarak avukatlığa geri döndü ve birçok ünlü davada savunma hakkı için verdiği mücadele nedeniyle “Adalet Savaşçısı” adıyla anıldı. Cumhuriyet tarihinin ilk faili meçhul cinayetinin kurbanı, Ağır Ceza Reisi Ali Rıza Bey’in iki oğlundan biri olan Burhan Apaydın’ın meslek yaşamı stratejik davalarla, Dündar Kılıç, Kürt İdris gibi dönemin ünlü kabadayılarının ve pek çok ünlü kişinin savunmalarıyla doludur. 27 Mayıs İhtilali’nin ardından Demokrat Parti ileri gelenlerinin yargılandığı Yassıada Mahkemelerinin en önemli hukukçularından olan Burhan Apaydın’ın anlattıkları, Türkiye’nin yakın tarihine ışık tutacak, özellikle genç kuşaklar için bir başucu kitabı olacaktır.

“… 27 Mayıs ihtilalinden sonra ‘düşüklerin savunmaları alınamaz’ diye imza toplayanlar… Bir hukuk adamı için, kendini gerçekten ‘hukukçu’ sayan bir insan için en büyük ayıp, ‘şu şu sanıkların savunması yapılmaz’ diye düşünülmesidir. O günlerin ihtilal coşkusuna kendilerini kaptıran nice ünlü hukukçu, ne acıdır ki, bu ayıbı işlemişlerdir.”
Uğur Mumcu, 26 Aralık 1981

 

BİR CEZA HAKİMİNİN NOTLARI

Adalet, bir toplumun huzur ve güven içinde yaşamasının en temel unsurlarından biridir, hatta belki ilk sıradadır denebilir. Adalet duygusuna güven sarsıldığı anda, kaos ve anarşi ortamı doğar; bununla bağlantılı olarak iktisadî hayat, sosyal hayat, toplum katmanlarının birbirleriyle olan ilişkileri… gibi önemli şeyler allak bullak olur ve insanlar kendilerini çaresizlik duygusuyla dipsiz bir kuyunun içinde bulur. Bu sebeple, mahkeme salonlarında hakimin arkasında hep “Adalet Mülkün (devletin) Temelidir” yazar. Bu hem yargı dağıtanlara, hem de adalet arayanlara çok önemli bir hatırlatmadır.

Uzun yıllar hakimlik görevi icra etmiş olan Mustafa Necati Daştan, elinizdeki bu eserde, meslek hayatı boyunca edindiği bilgi, görgü ve tecrübeleri okurlarla paylaşıyor. Bu paylaşımları, sadece dışarıdan merak eden sıradan vatandaşlar için değil, devlet ve hükümet idarecileri, meslektaşları için de çok önemli anahtar vurgular içeriyor. Olabildiğince yalın bir dille kaleme alınmış bu eser, bitiminde okurun zihninde “adalet” duygusuna ilişkin bilgiler ve yeni bakış açıları kazandırırsa, amacına ulaşmış olacaktır…

BİR HAKİMİN ANILARI

 

ANILARLA YARGITAY 150 YAŞINDA

2018 yılı içerisinde 150. Kuruluş Yıldönümünü kutlayacak olduğumuz Yargıtay yaşı itibariyle ülkemizin en saygın ve eski kurumlarından birisi olmuştur. 1868 yılında Sultan Abdulaziz’in iradesiyle büyük Türk hukukçusu, reformist Ahmet Cevdet Paşa tarafından teşkilatlandırılan mahkememiz, Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyete miras kalan büyük bir tarihin izlerini de taşımaktadır. Bu nedenle Yargıtay ülkemiz için bir kurum olmaktan çok ayrı ve önemli bir misyonun da taşıyıcısı durumundadır.

Unutulmamalıdır ki devlet olarak isimlendirilen örgütlü toplum meşruiyetini ve saygınlığını onu oluşturan kurumlardan alır. Kurumların eskiliği ve geleneklerine bağlılığı saygınlığının birer ölçüsüdür. Ancak kurumlara asıl saygınlık kazandıran ürettiği hizmetin kalitesi, personelinin kişisel özellikleri ve kamuoyunda oluşturduğu olumlu görünürlüktür. Devletlerin kendilerini sadece hukukla formüle ettiği ve devlet örgütünün sıradan insanların hayatını örümcek ağı gibi sardığı günümüzde; devletin insana dokunan, insan için örgütlendiği hissini veren şefkatli yüzünü hukuk ve dolayısıyla yargı örgütü temsil etmektedir. Bu nedenle adalet insanla devlet arasındaki manevi bağdır. Biz Yargıtay mensupları bu önemli görevin farkında olarak geçmişte bıraktığımız 150 yıldan aldığımız güç ile ülkemize ve milletimize daha iyi adalet hizmeti üretebilmek imkanının verdiği heyecanla çalışmaya devam edeceğiz.

Bu düşüncelerle 150. Yıla birlikte girdiğimiz tüm kurum çalışanlarını emekleri için kutluyor; ülkemize ve milletimize hizmette aynı heyecanlarını ve kararlılıklarını sürdürmelerini diliyorum.

Saygılarımla

İsmail Rüştü Cirit

Yargıtay Başkanı (Önsözden)

 

BİR HAKİME YAKIŞANI YAZDIM

Hilmi Seçkin, kendi deyimiyle “mesleğinde olgunluğa erişmiş”, yıllarca Anadolu’nun dört bir yanında görev yapmış biri olarak adalet terazisini elinde tutarken “hakkaniyet”i tek ölçüt bilmiş, demokrasiye, kuvvetler ayrılığına inanmış bir Cumhuriyet hâkimi. Seçkin’in yaşamını kaleme aldığı bu kitap “Ben Cumhuriyet’le Doğdum…” diye başlıyor. Okurken satırlar sizi, Seçkin’in doğup büyüdüğü Siirt’e götürürken, o yılların yoksul ama onurlu insanlarını tanıyor; sonra genç bir hâkimle birlikte Ordu’yu, Gölköy’ü, Devrek’i ve Zonguldak’ı dolaşıyor, adalet dağıtan idealist bir kişiliğin emekli olana dek verdiği mücadelelere tanık oluyorsunuz. Bir Hâkime Yakışanı Yazdım adlı bu kitapta anılarını derleyen Seçkin, kitabını “sağduyuyu egemen kılalım, kenetlenelim, özgürlük alanlarını genişletelim, demokrasiye, aydınlığa, uzlaşma kültürüne sahip çıkalım ve en önemlisi hep birlikte, Atatürk’ün bıraktığı noktadan yola devam edelim”

 

BİR YARGICIN ANILARI

Bu kitap, 1960 – 1990 yılları arasında stajla başlayan ve emekliliğe kadar devam eden bir hakimin yaşadıklarından kesitler sunarken bir taraftan da bu süreçteki Türkiye hayatına ışık tutmaktadır.

(Önsözden)

BİR HUKUKÇUNUN YAŞADIKLARI YAPTIKLARI YAPAMADIKLARI

“Makam odamda masamın karşısındaki duvarda cilalı ceviz çerçevede Cumhuriyetimizin efsane adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un şu veciz sözü yazıyordu: Cumhuriyet Savcıları… Meriç kıyısında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanından tutunuz da bu yurtta yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından siz sorumlusunuz.”

Yargıtay Onursal Üyeliğinden emekli olan yazar; 40 yılını geçirdiği yargı görevinde yaptığı veya yönlendirdiği soruşturma ve kovuşturmaları, bunların sonuçlarını dünün ve bugünün şartlarında yorumlamak, toplumsal belleğe aktarmak amacıyla bu kitabı kaleme almıştır.

Yazar, 1970-2000 yılları arasında, zor günlerde, savcılık ve başsavcılık yapmış; Türkiye’nin bu zor günlerine de tanıklık etmiştir. Mamafih hukuk insanlık seviyesi için bir gösterge olduğundan, Türkiye’nin toplumsal değişimini ve gelişimini de bu kitapta izleyebilirsiniz.

Yazarın isteyip de yapamadıklarını genç meslektaşlarının yapmayı başarması; ülkemizde demokrasinin ve hukuka bağlı devlet anlayışının yerleşmesi ümidiyle…”(Tanıtım Yazısı)

 

ADALETİ GÖRDÜNÜZ MÜ? 

Büyük Larousse’da adalet sözcüğü, “Hakka ve doğruluğa saygıyı temel alan ahlak ilkesi” olarak tanımlanıyor.
Yani adalet, sosyal bir varlık olan insanın, toplumda güçler dengesini vedüzeni sağlamak için uygarlık tarihinin belli bir döneminde doğrudan kendisinin yaratıp, benimsediği bir kavram.
Bu nedenle onun kaynağını, doğada ya da doğaüstü güçlerde aramak anlamsız.
Adalet, toplumda güçlü olanların mutlak egemenliklerini sınırladığı için, öncelikle güçsüzlerin, ezilenlerin sığınağı, tutundukları dal, kurtuluş arayışlarının çaresi olarak görülüyor. Ancak ne yazık ki adalet çoğu kez güç karşısında yenik düşüyor. Ve insanlar sürekli adaletsizlikten yakınıyorlar. Özellikle uluslararası ilişkilerde, toplumdaki sosyal dengesizliklerde adaleti göremiyoruz. Yine çoğu kez yargı kararlarından da hoşnut kalmıyor, verilen kararları adil bulmuyoruz.
İnsanların sürekli aradıkları, ancak kolayca ulaşamadıkları adaletin nerede olduğunu, ben de merak ettiğim için, herkesin birbirine sorduğu şu soruyu kitabıma isim oalrka seçtim: “Adaleti gördünüz mü?”

 

ADALETİN GÖZYAŞLARI

Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet’in bilhassa kimsesizlerin kimsesi olduğunu” söyler. Ahmet Ayvaz’ın kaleminden kendi hayat hikâyesini okurken, Karadeniz’in yoksul bir köyünde başlayan yaşamının İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına kadar yükselişine tanıklık edecek ve Cumhuriyet’in yarattığı değerler sistemini yeniden hatırlayacak, üzerine düşüneceksiniz. Ahmet Ayvaz, Cumhuriyet’in savcısı olarak ülkenin dört bir yanında adaleti tesis etmeye çalışırken, Türk insanını ve yaşayış biçimini çok yakından gözlemlemiştir. Bu fotoğrafta namuslu ve mert insanlar vardır; ama menfaat düşkünü, “kötü” olanlar da. Elbette Savcı Ayvaz adalet peşinde geçirdiği ömründe pek çok badire de atlatmıştır; teröristlerce yapılan bir bombalı saldırıda yaralanmak bunlardan sadece biridir. Uyuşturucu kaçakçılığından çete suçlarına, batık bankalardan terör soruşturmalarına pek çok kritik soruşturmada rol alan Ayvaz’ın en önemli tanıklıklarından biri hiç kuşku yok ki Ergenekon-Balyoz soruşturmalarıdır. Bu soruşturmaların başrol oyuncusu, dönemin “kudretli” savcısı Zekeriya Öz başta olmak üzere Turan Çolakkadı’dan, Köksal Şengün ve Adil Serdar Saçan’a o günlerin pek çok ünlü simasıyla ilgili tanıklıklara yer verdiği kitap, aynı zamanda bir hukukçunun zaviyesinden Türkiye’nin yakın tarihini okura sunmaktadır.

 

BİR SAVCI’NIN DOSYASI

Devlet organları arasındaki kuvvetler dengesini dile getiren ünlü hukukçu Montesqieu’nun “Kuvvetler ayrılığı” prensibi yeni anayasamızda ancak yargı kuvveti ile politik kuvvet yönünden benimsenmiş ve yürütme kuvveti politik kuvvet içerisinde kaynaştırılmıştır.

Demokratik idarenin devamı daha açık bir ifade ile rejimin selâmeti bu iki kuvveti tartan terazinin kefelerinin dengesi ile mümkündür.

Ancak yargı kuvvetinin ağır basması demokratik düzenin devamına tesir etmezken politik kuvvetin ağır basması toplum düzenini bozacağı ve hatta yıkacağı bilinmektedir. Bu dengenin tekrar sağlanması ise süngülerin politik kefeyi yukarı itmesi ile mümkün olacağı hayali bir iyimserlikten ibaret kalabilir.

Demokratik düzenin devamı politik kuvvetin yargı kuvvetini kenara itme gayretine girmemesi ile mümkündür. Tarih ibret tabloları ile doludur. Ders almadıkça ayni vahim ve acı akıbetler tekerrür eder. 27 Mayıs 1960 inkılabının nedenleri tarihten ders alınmayışın içinde gizlidir. Ve bu olayı bazı ard fikirli politikacılara bir mantık ilacı olarak tavsiye ediyoruz.

ADALET DİYE DİYE…

Bir arayışa ortak olursunuz, birbirini izleyen sayfalarda. Yazarın daha 12 yaşındayken Erzincan depreminde yitirdiği o “platonik aşkının” peşine düşersiniz, adalet diye diye, aydınlık diye diye, sevda diye diye… Ayaklarınız çıplak, elinizde Sinop’lu köle Diogenes’ten Anadolu’ya miras kalan fenerle Pülümür’den başla arayışınız. Yalnız Diogenes mi, Anadolu’nun her aydınlık düşünürü, her dervişi, kesinlikle Korinthos’ta yine o Büyük İskender’e rastlayacak ve yine “ Gölge etme başka ihsan istemem” diyecektir. Bu kitabın Büyük İskender’e sözü de, bize Dieogenes’ten kalan o yalın sözdür.

 

BİR SAVCININ ANILARI

Behramoğlu, anılarında bizi 1980 öncesine götürüyor; eli kanlı çetelerin, vurgunun, soygunun fotoğraflarını önümüze seriyor. Kitapta sevginin, umudun, hüznün haykırışı; insan olmanın, yürekli olmanın çizgileri var.
Hikmet Çetinkaya

Bir Savcının Anıları, anarşinin güzel yüreklere saldığı umutsuzluk karşısında yılıp göç eden; kitaplardaki sıcak, pürüzsüz, sevecen dostlukları arayan bir İstanbul boheminin gözüyle Anadolu fotoğrafıdır. Bahçe ilçesinden Yumurtalık’a, Sağmalcılar’dan Bigadiç’e, Erzurum-Oltu’ya uzanan tayin ve sürgünlerde bir Türkiye filmi izliyorsunuz. Karelerinde yerel mafyayla, kaçakçıyla, kumarla, fuhuşla iç içe yöneticilerin; demokratı, ilericiyi vatan haini yerine koyan, politikacı palazlandırması taşlaşmış cehaletin yer aldığı bir uzun metraj…
Salim Alpaslan

Ataol Behramoğlu, Namık Kemal Behramoğlu, Nihat Behram… Üç kardeş, ilerici aydınlık bir babanın, Haydar Bey’in oğulları… Bursa Ziraat Müdürü iken bir konuşmasını izlemiştim. Türkiye’nin sorunlarıyla o kadar yakından ilgiliydi ki! Elbet çocukları da genç yaştan bu sorumluluğu yüklenmiş, benimsemiş olacaklardı, öyle de oldular… Bir Savcının Anıları, bir roman gibi okunan, okurlara da birçok şey öğreten bir kitap…
Oktay Akbal

 

BİR SAVCININ NOT DEFTERİNDEN

12 Mart döneminde fuhuş nedeniyle kapatılan otellerin cumhurbaşkanının buyruğu ile açıldığını yazsam, ya da 12 Eylül’ün 1. Şube Müdürü’nün daha önce yaşı küçük bir kızı alıkoymaktan yargılanmış biri olup bir başka olayda ise rüşvet almak suçundan hakkında dava açılmış olduğunu, üstelik bir polis şefinin Sorgu Yargıçlığı’nda davayı kollamam için bana bir de mektup yazdığını söylesem, bunun sizin için bir önemi olur mu?

Otuz beş kişinin ölümü ve yüzlerce kişinin ağır yaralanması ile sonuçlanan 1 Mayıs 1977 olayının duruşmasına savcı olarak katılıp işi biraz kurcalayınca duruşmadan uzaklaştırılmam sizin için bir şey ifade eder mi?
Açlıktan ölen insanların cesetlerini açlığı “tıbben” saptamak için kesiyorsunuz, parçalıyorsunuz.
İntihar eden insanların kendilerine kıyarken bile yaşama nasıl sıkı sıkı sarıldıklarını keşfediyorsunuz…
Polis olsun, savcı olsun birlikte çalıştığınız insanların ertesi gün öldürüldüğü haberini alıyorsunuz.
Bir po¬lis memurunu İstanbul Elmadağ’da belediye otobüsünü silahla tarayarak iki kişiyi öldüren ülkücü sanığı silahı ile birlikte yakaladığı için övgü ve saygı ile kutluyorsunuz, birkaç gün sonra aynı polisi Unkapanı’nda solcuların vurup öldürdüğünü görüyorsunuz!..
Bilek güreşinde herkesi yenmekle övünen polis memuru Abdi Dağdeviren’in bir bombalı pankartı indirirken patlaması sonucunda elinin bileğinden koptuğuna tanık oluyorsunuz…
Savcılık yaptığım yıllar, 30 ve 40 yaşlarım arasıdır. Kişinin yaşamının en verimli olması gereken yıllar bunlar. İlk yıllar 12 Mart’ın karanlığı içinde geçti. 1975 yılı Ağustos’unda İstanbul’a atandıktan sonra ise gittikçe artan terör olaylarıyla…

Yine de, her şeye karşın, özlüyorum o günlerimi.

BİR SAVCININ SEYİR DEFTERİ (I) (Kitabın 2,3,4 ve 5. serisi de vardır)

Ellerim kelepçeli,
Ayağım prangalı
Olsa bile duramam
Hak yolunda yürürüm
Üstüme gök devrilse
Adaletle ölürüm

Okuyacaklarınız yaşanmış öykülerden oluşmaktadır. İsimlerin bir kısmı doğru, bir kısmı yakıştırmadır. Ama olaylar öz ve içerik açısından tamamen doğrudur.
Aynı zamanda bu öykü kitabı seri halinde paylaşacağım öykü kitaplarının ilkidir. Bir müddet sonra 2., 3., … gibi devam öykülerimi de siz okuyucularımla paylaşacağım. Keyifli okumalar diliyorum.

Hikmet GÜLAY

ACEMİ SAVCI

2 yıl süren yargıçlık stajı sonrasında asıl istediği yargıç olmaktı ama olmadı. Bakanlık onu Kumru’ya savcı olarak atadı. 1964 yılının Nisan ayında, Ordu’nun Kumru İlçesi’ne doğru yola çıkan Yılmaz Biçer, Türk filmlerinin acımasız savcı figürünü de unutmadan, 1960 Anayasası’nın yarattığı bağımsız yargı kavramının içini doldurabileceğine dair umuduyla yola çıktı.
Kumru 1960’ların Türkiye’si için oldukça küçük bir ilçe. Ama adalet sisteminin işleyişi ile ilgili süreç Türkiye’nin diğer parçalarından çok da farklı değil.
Yazarın Kumru’da geçirdiği zamanın bütünü boyunca görülüyor ki; hukuk sisteminin o gün içinde bulunduğu açmazların büyük kısmı küçük değişikliklerle bugün de varlıklarını korumaya devam ediyor.
Kitapta; Genç hukuk adamlarının, hukukun uygulama biçimi, adliyelerin yapısı, halkın ve bürokrasinin hukuk algısı, suç ve suçlunun tanımı gibi temel noktaların doğru anlaşılmasıyla ilgili çok sa-yıda konuda, bugün de geçerliliğini kaybetmemiş ders niteliğinde anılar bulunuyor.

 

TERAZİYE TAKILAN HAYATLAR

Teraziye Takılan Hayatlar isimli kitabında mesleğe ilk başladığı günden günümüze meslek hayatı içersin de bizzat yaşadığı, ibret alınması gereken olayları kitabına yansıtan Güngör bu farklı girişimiyle tüm meslektaşlarının ve okuyucularının takdirini kazanmış. Herkesin mutlaka bir gün teraziye takılacağını unutmayalım. Yüreği güzel insan Orhan Güngör şimdiden hayırlı olsun, yüreğine sağlık, Allah utandırmasın başarılarının daimi olmasını dilerim.. (Uğur GENCER-Demokrat Gebze Gazetesi)

 

ADLİYE KORİDORLARI – DÜŞÜN C GÜL

Adliyeler, birçoğumuzun ya da tanıdıklarımızın bir şekilde yolunun düştüğü yerlerdendir. İnsan odaklı sorunların çözüm yeri olması nedeniyle acıtatlı anılarla doludur.

Adliye koridorlarında belki de işin doğası gereği davacının ile davalının veya şüpheli ile sanığın ya da tanığın farklı bakış açıları vardır. Bunun yanında avukatların, hakim ve cumhuriyet savcılarının, adliye personelinin, kolluk görevlilerinin ve başka sıfata sahip diğerlerinin ise daha farklı bakış açıları vardır.

Zaman zaman güldüren, zaman zaman düşündüren, bazen trajik, bazen komik, bazen de trajikomik enstantaneler görmek mümkündür.

Üzerinden epey zaman geçmiş, başka bir deyişle mazide kalmış anıları yazarak geleceğe aktarmak nasıl olur? Eğer iyi ise bu kitap da böyle bir düşünce ile yola çıktı. Yazılırken, özellikle kişi ya da kurumların leh veya aleyhlerine neden olabilecek değerlendirmelere yol açmamasına, olayların üzerinden zaman aşımının geçmiş olmasına dikkat edilmiştir.
Anıların hepsini yazmak belki zordur ama zamanını dolduranların bir kısmını yazmak daha mümkün olabiliyor. Belki de hal ve şartlar itibariyle yazılamayan anılar zamanla hamlıktan çıkıp olgunlaşınca yazılı hale gelebilecektir.

Kitabımızın kapsamı daha çok bizzat yaşadığım anılardır. Bunlar, belki güldüren ya da gülmeden sonra düşündüren, belki de üzen mazidir. Bunun yanında hem hukukçu meslektaşlardan, adliyelerdeki çalışma arkadaşlarından nakledilenleri hem de ne zaman ve nerede geçtiği bilinmeyenleri de ekledik. Biraz seçici davranarak, kadı, hakim, savcı, avukat ve adliye ile ilgili fıkralarla da süsledik.

Anılarını, isimlerine yer vermek suretiyle kitapta paylaştığım ve teker teker kendilerini arayıp rızalarını istediğim tüm sayın meslektaşlarımın kıymetli izin ve olumlu anlayışlarından dolayı şükranlarımı sunuyorum.

Kitabın yazılmasında bana katlanma zahmetini gösteren ve katkı sunan eşim Hülya, oğlum Özer Alişan ve Hakan Alihan’a teşekkür ederim. Yine kitabın basım, yayım, dağıtımını üstlenen Filiz Kitabevi’nin şahsında sayın Oğuzhan Oruç’a ve sayın Zeynep Oruç Tatlı’ya kolaylık ve başarı dileklerimi ifade etmek istiyorum.

Kitabı okuyan herkesin bir nebze da olsa kendini bulacağı, yaşadıklarıyla veya çevresinde duyduklarıyla benzer şeyler olduğunu göreceği, sohbetlerinde anlatabileceği yararlı, yasal yol gösterici veya yardımcı kaynak olmasını diliyorum. (ÖNSÖZDEN)

 

SAVUNMA TARİHİ VE İSTANBUL BAROSU

Av. Atilla Özen, Savunmanın Tarihi ve İstanbul Barosu adlı eseriyle İstanbul Barosu’nun kuruluşundan günümüze uzanan hikâyesini aydınlatıyor.

Avukatların meslek örgütü olmasının yanında toplumsal açıdan da sorumluluğu olan İstanbul Barosu’nun tarihindeki önemli olaylara, gelişmelere, haksızlıklar karşısında takındığı tavırlara değinirken ülkenin siyasetini de mercek altına alıyor.

Bu eser, İstanbul Barosu’nun demokrasi ve hukuk mücadelesinin detaylı bir belgeseli niteliğinde.

(Tanıtım Yazısından)

 

 

TARİHE GEÇEN SAVUNMALAR

Yasalar beni suçlu görebilir ama esas suçlu yasalar! -Sokrates
Beni, tarih aklayacaktır! -Fidel Castro
Bizi, bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden;
hepiniz dâhil, sizlersiniz! -Deniz Gezmiş
Kulaklar söylediklerimize kapalı olsa bile, biliyoruz;
tarih bizi dinliyor. -Mahir Çayan
Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler. -Ulrike Meinhof
Gerçeği gömmeniz boşuna. O, toprağın altında yol alıyor; bir gün,
her yandan fışkıracak ve öç bitkileri olarak açacak. -Émile Zola
Yazarlar, gazeteciler, hukukçular… Bunlar aydın değilse,
Türkiye’de Aydın ilinden başka aydın kalmaz. -Aziz Nesin
Adınız, yasalarınız ve düzmece tanrınız, lanetli bir geçmişin silik anısı olmaktan öteye geçemeyecek. -Bartolomeo Vanzetti
Ben bu memleketin hakiki evlâdıyım; memleket,
hükümet ve reisicumhur benimdir. -Sabahattin Ali
Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililer için
bir şey kalmıyor. -Aliya İzzetbegoviç

 

SAVUNMA SALDIRIYOR

Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz? Bunlar yargıçların, savcıların ve sanıkların her davanın eşiğinde kendi kendilerine sormaları gereken sorular.
Savunma politikasında her zaman iki yöntem olmuştur: Varolan adalet mekanizmasını kabul eden uyum savunmaları (Dreyfus, Challe) ve yeni bir gerçekliği gözler önüne sermeyi hedefleyen kopuş savunmaları (Sokrates, Dimitrov). Birinciler kafalarını kurtarırken, ikinciler davalarını kazanmışlardır.
Davaların, mahkeme salonunun dört duvarı arasında kalmadığı, dünyanın gözleri ve kulakları önünde yer aldığı günümüzde, hem davasını kazanıp hem de kafasını kurtaranların sayısı artmaktadır. “Uygarlık”larının ve ellerinde tuttukları öldürme gücünün verdiği güvenle davranan tuzukurular, Adaletleri’nin geçerliği kalmadığını ve tek söz söyleme hakkının kendilerinde olmadığını anlamalıdırlar artık.

21. YÜZYILDA AVUKATLIK VE BARO

Avukatlık mesleğinde 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan “büyük değişim” yeni yüzyılda da devam ediyor. Bu değişimin birçok boyutu var: ilki teknolojinin, sanayiden hemen sonra, öncelikle banka ve sigorta alanları olmak üzere “hizmet sektörüne girmesi ve “işbölümü kurallarına tâbi tutarak “mesleği” ayrıştırmaya bağlaması. İktisadi ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak bu süreç, “avukatlıkta uzmanlaşma” ve “yargıda ihtisaslaşma” gibi klişe tanımlarla anılıyor. Avukatlıkta “teknisyenleşme”, “yoksullaşma” gibi bir dolu sorunun temeli de işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bir diğer boyut ise, “klasik yargı” ve buna “bağlı/bağımlı” olan “klasik avukatlığın” toplumun adalet/uzlaşma ihtiyacına cevap verememesi nedeniyle krize girmesi. Bu da beraberinde, avukatlığın temel var olma nedenlerinden, yani “ihtilafların çözülmesi ve hak arama” süreçlerinden kısmen tasfiyesi ve de yargıya ait görevlerin başka kurum ve mesleklere “ihale edilmesini” getiriyor.

Bu çalışma, avukatlık mesleğinin geleceği ve itibari açısından hayati bir soruna, “zihniyet” problemine dikkatleri çekmek üzere yayına hazırlandı. Temel sorusu/sorunu, avukatların kendi konumlarını, faaliyetlerini anlamayı/anlamlandırmayı engelleyen, “meslekçe zihniyet” olarak tarif edebileceğimiz, “lonca artığı” düşünme sisteminin etkisinden neden ve nasıl- kurtulması gerektiğidir… Bir yandan “postmodern hukuk teknisyeni” tipine karsı “klasik avukatlık” modelini korumak, öte yandan avukatlık anlayışının “çelişkilerini” ortaya koymak amacıyla kaleme /alınan, soran/sorgulayan zihin açıcı makalelerden oluşan bu kitabı temel bir “başvuru kaynağı” olarak sunuyoruz…

 

EGEMENLERİN ADALETİNE SAVUNMANIN İSYANI

Heinrich Hannover, Federal Almanya’nın gündemini sarsan davalarda önemli isimleri savunmuş bir avukat. Tüm toplumsal önyargıların daha yargılama başlamadan sanıkları mahkûm ettiği davalarda savunmalarıyla tarihe not düşüyor. Bir savunma avukatının bağlı olduğu yazılı ve yazılı olmayan evrensel kuralları ihlal etmeksizin iktidarla mücadelenin yolunu gösteriyor. Kitapta okuyucu için özellikle ilgi çekici bir diğer nokta ise Türkiye’deki yargılamalarla kitapta anlatılan olaylar arasındaki benzerlikler. Bir Federal Başsavcının öldürüldüğü olayın anlatıldığı bölümde Hrant Dink davasını, Walerjan Wrobel bölümünde Erdal Eren’in idamını ya da daha ilk bölümde anlatılan olayda savundukları müvekkillerinin suçlarına iştirak ettikleri gerekçesiyle topluca gözaltına alınıp yargılanan avukatların davalarını görmek insanda acı bir tebessüme neden oluyor.

HAYVAN HAKLARI – ÖLDÜRTTÜĞÜMÜZ HAYVAN DOSTLARIMIZ BİZ İNSANLARI BAĞIŞLAYINIZ

 

KAFESLER BOŞALSIN

Kafesler Boşalsın’da, insan türünün hayvanlar üzerindeki tahakkümünün örnekleri gözler önüne seriliyor. “İnsanların hayvanlara korkunç şeyler yapmaktan vazgeçmeleri!” gibi basit bir talebi dillendiren hayvan hakları savunucularının, teorilerini ve eylemlerini hangi düşünce ve değerlere dayandırdıkları, mücadelelerini hangi felsefî saiklerden yola çıkarak ördükleri açıklanıyor. Kafesler Boşalsın, türe dayalı ayrımcılığı ortadan kaldırmayı amaçlayan hayvan hakları mücadelesinin felsefî kilometre taşlarından…

 

HAYVAN HAKLARI: CANLARIMIZIN HAYAT REHBERİ

Nasıl başlasam bilemedim ama aklıma şu geldi: Aktivist siyaset adamı Dr. Martin Luther King; “Hedefini şaşırmış insanların, hedefe kilitlenen füzeleri kullandıkları bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar, ahlaki evrim de geçirdiler, ancak bu biraz yavaş oldu.” der. Bunu görebileceğimiz yegane yer ise insan ve hayvan arasındaki ilişkilerdir, hep öyle düşünmüşümdür.

Tam bu noktada çok değerli hukuk insanları Mustafa Meydan ve Onur Altınkan kitaplarında yaşam kadar içten, insan kadar hayati bir konuya imza atmışlar. Hayvan haklarını yazmışlar. İnsanın ikircikli varoluşunun, sergilediği çatışmacı varlığının tefrikasıdır hayvanlar ve onların hakları. Öyle ki, deneylere tabi tutulan, haberlerde denk geldiğimiz üzere’sınırsız’ işkence gören, eziyet edilen, hatta katliamlara uğrayan hayvanlar, bir yandan da vicdan, sevgi ve merhamet duyulan, insanların kalplerini paylaştıkları, insanların evlerine ev sahibi ettikleri varlıklar durumundalar. Hatta insanların siyasi yönelimlerini gösteren birer araç halindeler. O nedenledir ki, hayvanların insanla olan birlikteliğini yansız bir biçimde ortaya koymak belki de tam olarak hiçbir zaman mümkün değildir.

İnsan-hayvan ilişkisinin mağara döneminde başlayan ilişkisi en başlardaki gibi’saygı temelli’yürümemiştir. Bu ilk kıvılcım öyle kalsaymış iyiymiş ama süreçle bu ilişki, ‘insan merkezci’ bir anlayışa dönüşmüştür. Zamanla ise ‘hayvanların ahlaki statüleri’kabul edilmiş, bugün ise’Hayvanların da hakları var’ kabulüne evrilmiştir. Bu adeta insanlığın ahlaki evriminde bir sonraki adımdır. Hayvan hakları, bu anlamdaki son yüzyıl içinde- ‘insanın’ gerçekleştirmiş olduğu en ilham verici, en çağdaş ve belki de en ahlaki adımlarından olmuştur.

Kitabın özünü yazıyor olsam şu fikre varırdım; “İnsan hakları diye bir şey varsa, aynı nedenden dolayı hayvanların da hakkı vardır.” Açık ve net. Güzel yazmışlar, ne güzel de olmuş. Şimdi bu ilham verici kitabı hepimiz okuyalım. Saygıyla… Sevgiyle…
Prof. Dr. Uğur BATI

 

HAYVAN HAKLARI İNSAN HUKUKU

“Hiçbirimiz hayvanlara eziyet edilmesini istemeyiz. Ancak bu, içinde yaşadığımız toplumun hayvanlara eziyet etmediği anlamına gelmez. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre sadece 2015 yılı içerisinde 3 milyara yakın hayvan gıda üretimi için kesildi. Bu kadar hayvan nasıl yetiştiriliyor? Hayvanlar bu süreçte neler tecrübe ediyor? Yaşadıkları acının ahlaki bir önemi var mı? Hayvanları yemekte veya diğer şekillerde kullanmakta haklı mıyız? Hayvan hakları diye bir şey olabilir mi? Hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız nelerdir? Hayvanlar hukuk tarafından korunabilir mi? Bu kitap, bu ve bunun gibi sorulara cevap vermeye çalışıyor. Kitapta, ahlak felsefesi kuramlarından faydacılık, ödev ahlakı ve erdem etiği yaklaşımları doğrultusunda günümüz toplumlarının hayvanlara olan yaklaşımının radikal bir şekilde değişmesi gerektiği tezi öne sürülüyor. İkinci olarak da dünyada ve Türkiye’de hayvanların hukuk tarafından nasıl orunduğu ve korunabileceği inceleniyor.” (Tanıtım Bülteninden)

OSMANLI’DAN ERKEN CUMHURİYET’E HAYVAN KATLİAMLARI VE HİMAYE

Ömer Obuz, Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar adlı kitabında, II. Mahmud döneminden erken Cumhuriyet dönemine kadar ele aldığı süreçte, “arıza” olarak görülerek medeniliğe aykırı olduğu gerekçesiyle damgalanıp bir imha politikasına tâbi tutulan kedi, köpek ve kargaların izini sürüyor. Bu izi sürerken, esasen hayvanların Osmanlı toplumunun daha önceki dönemlerinde ne kadar değerli kabul edilip himaye edildiklerine de eğiliyor.

HAYVAN HAKLARI

İnsanın hayvanlarla olan ilişkisi hâlâ çözülememiş muammalarla dolu. Hayvan imgesi, kültürel ve antropolojik açılardan insanın korku ve ilham kaynağıdır. İnsan, bin yılları bulan dünya macerasında hayvandan korktuğu kadar ona hayran da olmuş, onu taklit etmiş, ona benzemeye çalışmış; bazı karışık karanlık duygularla hayvanı esir almaya çalışmıştır. İnsanın çılgınlık boyutuna varan “doğaya egemen olma arzusu”nun öncelikli kurbanı hayvanlardır. Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi uygarlığın ilk ve en kanlı adımı olmuştur; hayvanların bedenlerinden her türlü istifade eden insanlık, hem kendi hemcinslerini hem de hayvanları boyunduruk altına alırken hiçbir vicdani sorumluluk içinde olmamıştır.
Çetin Nerse, elinizdeki kitapta insanlığın hayvanlarla olan kanlı tarihine eleştirel bir perspektiften hareketle ışık düşürürken, hayvan haklarının nasıl ve hangi araçlar kullanılarak genişletilebileceği üzerine de çarpıcı yorumlarda bulunuyor; insanlığın özgürleşmesinin ancak ve öncelikle hayvanların özgürleşmesinden geçtiğinde ısrar ediyor…

 

HAYVAN HAKLARINA HUKUKİ YAKLAŞIM

Hayvanlara kocaman bir özür borçluyuz insanlar olarak. Bunca bencil davrandığımız ve dünyayı salt insanlar için yaşanılacak bir yer olarak gördüğümüz için.

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi bu özel sayı için yaptığı çalışma ile her türlü övgünün üzerinde bir işi gerçekleştiriyor. Ve bir kez daha Hayvan Hakları konusunda çalışmak aslında insan haklarına da katkı sağlamaktır diyoruz.

(Yayın Kurulu)

HAYVANLAR VE HUKUK

…Hızla artan insan popülasyonu günbegün daha fazla barınacak alana, içecek suya, tüketecek besine ihtiyaç duymuş ve bu ihtiyaçlarını gidermek için kendisini yeryüzündeki tüm doğal yaşam kaynaklarının öncelikli ve ayrıcalıklı sahibi olarak görmüş-tür. İnsanoğlunun daha çok barınacak alan için daha az bitki örtüsü, daha fazla fabrika için daha az temiz su tercihi, hayvanların da doğal yaşam alanlarının azalmasına ve hatta bazı türlerin neslinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Kendi neslini daha uzun ve daha kaliteli kılmak isteyen ve hatta sadece daha güzel görünmek isteyen insanoğlu, geliştirdiği ilaç ve kozmetik ürünlerini ilk olarak hayvanlar üzerinde uygulamış; birbirlerini öldürmek için ürettiği silahları dahi çoğu zaman ilk olarak hayvanları öldürerek denemiştir. Nihayet ve kaçınılmaz olarak armoni bozulmuştur…

Bozulan armoni, toplumların en azından bazı kesimlerini hayvanlar ve hukuk üzerinde düşünmeye sevk etmiş ve özellikle son yüzyılda hayvanların bir kişiliğe sahip olup olamayacağı, haklarının bulunup bulunamayacağı gibi tartışmaları da alevlendirmiştir. Bu tartışmalar ekseninde, kimilerince, hayvanların hissedebilen canlılar olarak bir yaşam öznesi olduğu ve haklarının bulunduğu savunulmuş, insanoğlunun mülkü olarak kabul edildiği müddetçe bu hakların hayvanlara teslim edilemeyeceği ileri sürülmüştür. Kimilerince ise hayvanların bir hakkın öznesi olabileceği anlayışı reddedilmiş; buna karşılık, insanların hayvanların kullanım ve yaşam koşullarını düzeltmesi gerektiği ifade edilmiştir. Tüm bu mülahazalara uluslararası hukuk ve ulusal hukuk sistemleri de duyarsız kalamamıştır. 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’te UNESCO merkezinde ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bütün hayvanların biyolojik denge kavramı içerisinde var olmak bakımından eşit haklara sahip olduğu, hayvanlara kötü muamele edilemeyeceği ve zalimce mu-amelede bulunulamayacağı, bir hayvanın öldürülmesi gerekse bile bunun bir anda, acı vermeden ve korku yaratmadan yapılması gerektiği, vahşi hayvanların da yaşama ve kendi çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahip oldukları, bir insan desteğine ihtiyaç duyan her hayvanın uygun beslenme ve bakım görme hakkının bulunduğu, hayvanlar üze-rinde yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneylerin hayvan hakkı ihlali sayılacağı, gereği olmayacak şekilde bir hayvanın öldürülmesini içeren her kanun ya da buna yol açan her kararın yaşama karşı işlenmiş suç kapsamında sayılacağı, vahşi bir hayvan soyunun hayatta kalma onurunu hiçe sayan her kanunun ve böylesi bir duruma sebep olan her hareketin soykırıma eş değer olduğu ve soya karşı işlenmiş suç sayılacağı gibi temel ilkelere yer verilmiş ve hayvanların kendilerine özgü hukuki statülerinin ve haklarının hukuk tarafın-dan tanınmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Bu kapsamda pek çok ülke, hayvanların korunmasına ve temel bazı haklarına ulusal mevzuatlarında yaptıkları düzenlemelerle yer vermiştir. Almanya, İsviçre ve Avusturya gibi bazı ülkeler, Medeni Kanun’larına ekledikleri düzenle-meler ile hayvanların eşya sayılmayacağını açıkça belirtmişler ve hatta hayvanların korunmasını Anayasal zemine de taşımışlardır. Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni imzalayan Türkiye de ilk defa 24.06.2004 tarih ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile hayvanların korunmasını kanuni bir temele oturtmuştur. Söz konusu Kanun’un hayvanların korunması bakımından yetersiz hükümler ihtiva ettiğine dair yıllar içerisinde yükselen seslere kayıtsız kalamayan kanun koyucu, yakın bir zaman önce, 09.07.2021 tarih ve 7332 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Hayvanları Koruma Kanunu’nda kapsamlı değişiklikler yapmış; bu minvalde örneğin daha önceden idari yaptırıma tâbi olan bazı eylemler suç olarak ihdas edilmiş, sahipsiz hayvan popülasyonunun kontrolsüz şekilde artmasını engellemek için kedi ve köpek sahiplerine hayvanlarını dijital kimliklendirme yöntemi ile kayıt altına aldırma, belediyelere ise bakım evi kurma gibi zorunluluklar getirilmiştir. Ne var ki, bu Kanun değişiklikleri de pek çok yönden eleştirilere maruz kalmış ve hayvan hakları ile hayvanların korunması konusunda yeterli güvenceyi sağlayamamıştır.

Tüm bu kanuni düzenleme ve değişikliklere rağmen hayvan ile hukuk arasındaki ilişki güncelliğini sürdürmeye devam etmektedir. Biz de, yaklaşık yedi yıllık bir düşüncenin ve aktif olarak bir yıllık çalışmanın ürünü olan bu kitapta, hayvanlar ve hukuk arasındaki ilişkiyi disiplinler arası bir bakış açısıyla ve farklı yönlerden ele almak istedik. Bu kapsamda kitapta, hayvan hakları ve hayvanların korunmasına dair mesele ve tartışmaları Anayasa Hukuku, Ceza Hukuku, Borçlar Hukuku, İdare Hukuku, Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku, Vergi Hukuku ile Medeni Hukuk ve Uluslararası Hukuk gibi farklı hukuk dallarının perspektiflerinden inceleyen yazılara yer verdik.

 

HUKUK, AHLAK VE SİYASET ÜZERİNE

Bir insanın hayata daha adım atar atmaz kendisini içinde bulduğu maskeli balodan haberdar edilmesi çok önemlidir. Aksi halde karşılaştığında anlayamayacağı ve tahammül edemeyeceği, hatta şaşkınlıktan donup kalacağı birçok şey vardır; ve aslında en uzun ömürlü olanlar onlar olacaktır. Alçaklığın gördüğü himaye, erdemin çektiği aldırmazlık, hakikate ve büyük yeteneklere tahammülsüzlük hatta garazkârlık, bilim adamlarının kendi sahasındaki cehaleti, halis mamullerin neredeyse her zaman aşağılanması ve sadece sahtelerinin baş tacı edilmesi böyle bir şeydir sözgelimi.
O yüzden gençler bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapılma ve istisnasız her şeyin oyun ve oyuncaktan ibaret olduğunu mutlaka öğrensinler. Birbirleriyle ciddi ciddi iş yapma azmi içerisindeki iki insandan birinin sahte mallar tedarik ettiğini, diğerinin de bunun arşılığında ona kalp paralar ödediğini onlara zamanında söylemek gerekir.

ERİSTİK DİYALEKTİK

19. yüzyıl felsefesinin önemli figürlerinden, Kant’ın öğrencisi, Alman filozof Arthur Schopenhauer, 1830’da kaleme aldığı bu metinde, kökleri antik Yunan felsefesine uzanan, tartışmalarda her koşulda haklı çıkma sanatı olan “Eristik Diyalektik” yöntemini tariflendiriyor.Bir tezin objektif olarak “doğruluğu ve haklılığından” ziyade dinleyicilerin gözünde “geçerliliğine” odaklanan, savunu, tartışma ve argüman kullanımında karşı tarafı alt etmenin yollarını felsefi “hileler” ile açıklayan Schopenhauer, kaçınılmaz olarak diğer filozofların konu üzerine fikirlerini ve yöntem sorunlarını da yorumluyor.

 

PRATİK HUKUKTA METOT

Hukukî bir uyuşmazlık (ihtilâf) karşısında kalınca, yapacağımız ilk iş, bir hukukçuya başvurarak fikrini sormak ve uyuşmazlığın çözümünü istemektir. Hukukçu hemen cevap veremeyecektir, çünkü hukukçunun cevap verebilmesi için uyuşmazlığın mahiyeti ve nedenini saptayabilmesi gerekir. Bu saptama yani uyuşmazlığın hukukî bağlantı noktasını bulma işi sanıldığı kadar kolay değildir. Bunu yapabilmek için hukukçunun; toplumun bünyesini, toplum içinde cereyan eden olayları, bu olayların doğurduğu etkileri, uyuşmazlığın etkenleri ile ihtilâfı doğuran sebepleri ve bunları gösteren belirtileri teşhis etmesi şarttır; ayrıca, ihtilâfı önlemek veya ortadan kaldırmak için zorunlu olan vasıtaları da bilmesi lâzımdır. Demek oluyor ki, hukukçu olabilmek ve bu sayede uyuşmazlığın türü ve mahiyetini saptayabilmek için, onu çözümlemeye yarayan meslekî bilgi ve metodlara hâkim olmak şarttır. O halde hukuk öğrencisinin, hayatta karşılaştığı zorlukları ve mesleğinin kendisine yüklediği özel ödevleri hakkıyla başarabilmesi için hem teorik, hem de pratik bir tarzda yetişmiş olması gerekir.

(Giriş bölümünden)

HUKUKDA ÖĞRETİM – KAYNAKLAR – METOD

İÇİNDEKİLER:

Giriş
Hukuk Öğretimi – Hukukçunun Yetiştirilmesi
Hukuk Alanında Kaynaklar
Metod – Mantık
Hukuk Metodolojisi
Hukuk Problemleri
Kaynak Araştırmaları – Uygulamadan Hukuk Problemleri

Mikro – Makro Problemler

Hukukçularında Bilmesi, İncelemesi Gereken Makro Düzeyde Problemler

 

HUKUK NOSYONU

Kitap üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda kavram olarak hukuk nosyonunun anlamı ele alınmış, sağlam bir hukuk nosyonu edinilmesi için naçizane önerilerde bulunulmuş, ikinci kısımda da olay çözümleme metodolojisine dair açıklamalara yer verilmiştir. Olay çözümleme metodolojisine dair bu ikinci kısımda, maddî olayın ilgilisinden dinlenilmesi aşamasından, uyuşmazlığın dava konusu edilmesine ve hükme giden sürecine kadarki aşamaları ele alınmış, özellikle borcun temel kaynaklarından olan sözleşmeden doğan borçlar, haksız fiilden doğan borçlar ve sebepsiz zenginleşmeden doğan borçlar üzerinde temel manada durulmuş ve çözüm metodolojisi bağlamında fikir jimnastiği yaptıracak açıklamalara yer verilmiştir.

Üçüncü kısımda da, uygulama örnekleri üzerinden olay çözümlemelerine yer verilmiştir. Kitabın ana gövdesini, yukarıda içeriği özetlenen üçüncü kısım oluşturmaktadır. Kitap dikkatlice okunup bitirildiğinde, çok küçük de olsa bir muhakeme/yorumlama yeteneği elde edilmiş olacak ve uygulamadaki hukukî uyuşmazlıkların önemli bir kısmını oluşturan olaylarla ilgili bir fikir elde edilmiş olacaktır.

 

ROMA HUKUKU KISA BİR TARİH

Uzun yıllar Roma Hukuku dersleri veren Olga Tellesen-Couperus bu kitapta Roma Hukukunu okuru teknik ayrıntılara boğmadan ana hatlarıyla sunuyor. Sadece hukuk kurallarını ve kuralların uygulanışını değil, aynı zamanda gelişim dönemleri içerisinde hangi siyasal ve toplumsal koşulların bu kuralların yapılması, uygulanması ve değiştirilmesi sonucunu doğurduğunu anlatıyor. Kitap, tarihsel perspektifle sunduğu özlü anlatımı sayesinde Roma Hukukuna dair bütüncül bir imge elde etmek isteyen hukukçu, tarihçi, siyaset bilimci gibi her alandan ilgiliye hitap ediyor.

 

ROMA HUKUKU GÜNCELLİĞİ

Bu kitapta pek çok insan tarafından ilgisizlik ve isteksiz bir çekinceyle karşılanan Roma Hukukunun aslında günümüze ne kadar etki ettiği mümkün olduğunca yalın ve basite indirgenerek anlatılmaya çalışılmıştır. Yine de söz anlatı tarih olduğundan ve bazı konular fazla teknik bilgi içerdiğinden okuyucu zorlanabilir.

 

ÖLÜLER SIR SAKLAMAZ

Locard’ın Değişim İlkesi adıyla bilinen bu basit ifade, adli bilimlerin çekirdeğidir. Saç telinden ipliğe yahut parmak izine kadar, arkasında herhangi bir iz bırakmayan suçlu sahiden çok nadirdir. Başarılı televizyon dizisi Silent Witness’ın yaratıcısı Nigel McCrery bu büyüleyici ve ürpertici eserinde adli bilimler tarihine dalıp, suç mahallerinde bulunan delilleri okumaya yönelik inanılmaz tekniklerin gelişimini inceliyor.

McCrery adli bilimlerin, balistik, liflerin analizi ve genetik parmak izi dâhil bütün başat alanlarını, her bir gelişme ve keşfin kendini ispatladığı vakalardan örneklerle anlatarak okura gizemleri uzmanlarla birlikte çözme hazzı tattırırken bilimsel ilkelerin dramatik uygulamalarını gösteriyor.

Ölüler Sır Saklamaz, kimi zaman hafife alınan bu disipline dair, cin dolu bir küpte saklanmış kesik bir başı içeren ve parmak izi kullanılarak çözülen ilk cinayetten sadist bir katilin DNA delilleriyle ilk kez adalet karşısına çıkarılmasına kadar birçok önemli noktaya değiniyor ve tüm adli bilimcilerin bildiği bir gerçeği, insanların öldükten çok sonra bile anlatacak hikâyeleri olduğunu gösteriyor.

(Tanıtım Bülteninden)